Saydıralım

31 Aralık 2008 Çarşamba

Yıl Sonu...

Arkasından üzüleceğim, dolu dolu anılarla geride bıraktığım bir yıl sayılmazdı. Kötü zaman ve sıkıntı da çok oldu. Ama her yıl böyle bitiyor zaten. Yenisinin umudunu taşıyoruz hep.

Yeni evimdeyim, en sevdiğim arkadaşlarımlayım, internetim de bağlandı... Güzel bir yükseliş oldu şu son gün kendi adıma. Tekrar dibe vurması Şubat'ı bulmaz sanıyorum... Yine de şerefine içilecek bir gün...

2009 size ne dilerseniz onu getirsin. Çağırın A.K.T'yi dalsınlar bana...

28 Aralık 2008 Pazar

I Can Football

(İngilizce'yi yeni öğrenen birinin ağzından çıkmış gibi görünüyor, ama anlatıyorum)

Bu güzel pazar sabahı yapacak en güzel şeylerden biri de post yazmak olurdu. Hazır post yazmışken de bir haftadır çılgınlar gibi oynadığım bir oyunu tanıtayım ve işe yarayayım...

Oyun Vestel sponsorluğunda, tamamen Türk işi, üç boyutlu görüntüde oynana bir futbol maçına birey olarak katıldığınız ve mevkinizin gereklerini yerine getirmeye çalıştığınız 'online' bir oyun. Türkiye'yi geçtim, Dünya'da ilk. Pes 2009'daki Become A Legend'ı online oynadığınızı düşünün ve diğer oyuncuların da kanlı canlı kimseler tarafından yönetildiğini.

Tabi ki teoride ortalığı sallar, onlarca saatini başında geçirmene sebep olur. Ancak işin 'Türk' faktörü öyle değil. Topu aldığı gibi metrelerce passız, ipini koparmış dana gibi ilerleyen; bu hususta sol alttaki ekranda birbirlerine küfürler yağdıran insanlar mevcut. Hücum yaptığınızda rakibin ceza sahasında altıpasta 8 adam saydığımı biliyorum. Gung-ho bir nevi :)

Eğer 11 arkadaş bir araya gelirim diyorsanız herkes görevini ve yükümlülüğünü bilecekse takımınızı kurup özel takımlarla mücadele etme şansına sahipsiniz tabi. Bu da yukarıda bahsettiğim olumsuzlukları yok edip, saatlerinizi yeme yolunda somut bir sebeptir.


http://www.icanfootball.com

24 Aralık 2008 Çarşamba

Yılın İlk Karı...



Epey bir küreseliz, malumunuz. Bulutlar kendilerini parça parça bırakmaya aralık ayının sonunda başladı. Pamuk taneleri de sevincimize sevinç katmış durumda. Son iki yıldır gece yağma alışkanlığı edinmiş kar çok geçmeden evimizin önündeki manzarayı dünle kıyaslandığında tanınmaz hale getiriyor. Saat 03.00 suları olduğundan tek bir tekerlek izi, tek bir adım izi yok.

Arabaların üzerinde biriken karlar senenin ilk talihlisi olarak Anıl'ı seçmem için oldukça davetkar. Kulağında patlayan bir kar topuyla alevli bir savaş başlıyor üçlü arasında. İyi ki eldivenleri almışız yanımıza. Salih'lere gidip oturduk ama dışarısı o kadar davetkar ki...

Saat 05.00 gibi eve dönme kararı aldık. İçeri giresimiz de yok. Kardan adam yapalım bari dedik. Ben vücudunu oluşturdum, Anıl kafasını. Ağaçlardan çöp koparttık birer kol ve ağız. Gözlerini de taşlardan yaptık. Apartmanın kapısının yanına koyduk. Eve çıkarken isim koymayı ihmal de etmedik: 'Genoa'.

Derse gitmeden önce son bir kez baktık Genoa'ya (bu arada ikinci adı olan Sefer'i çoktan almıştı) fotoğrafladık ve bir burun ekledik. O da çöpten.


Karlı günler süper başladı. Umarım bir tarafımızı kırmayız, veya fazla soğuk olmaz. Genoa Sefer'imiz de güneşle olabildiğince geç tanışır. Amin.

23 Aralık 2008 Salı

Blog Yazarları Anketi

Etkili bulduğum bir anket çalışması. Daha çok kişi tarafından oylanması için buraya da koyuyorum. Her blog yazarının doldurması gereken bir anket bence.


http://murat.blogevi.org/index.php/turkiye-blog-yazarlari-anketi-raporu-sonuclar-15-ocaka-ertlendi-ya-da-yardima-ihtiyacim-var/

20 Aralık 2008 Cumartesi

Zeitgeist The Movie

Ön Not: 'Dogmatiğim arkadaş napayım?' diyorasan bu post senin için geçerli değil...

Dün gece izlediğim ve etkisinden kurtulamadığım çarpıcı bir film... Dine ve inançlara, hristiyanlığa, İsa'ya, Musa'ya, Bakire bir annenin doğurduğu kutsal adamlara, her dinde göze çarpan sayısal benzerliklere; dogmasal değil, belgesel bir bakış açısı... Ben aradığım belgeleri gördüm burada... Zaten emin olduğum şeylere bir kez daha şahit oldum. Mitlerin ve hikayelerin yönettiği bir insanlığın bu dayatımlarının ne kaynaklı olduğunu gördüm...

Bununla sınırlı değil tabi Zeitgeist'in anlattıkları. 9/11 gerçeğini tokat gibi çarpıyor ilgililere... Belgeli, uzmanlı, bantlı, kayıtlı bir şekilde hem o günü yeniden yaşatıyor hem de neyin ne olduğunu gösteriyor.

Bu iki olayın 20. ve 21. yüzyıldaki savaşsal durumlarla bağlantısını aktardıktan sonra tekrar irdelemeniz gereken bir film olduğunu hissettiriyor...

17 Aralık 2008 Çarşamba

Bir Fotoğraf




Kalearkası adlı bir blogda denk geldiğim bir resim. Yorumu size bırakıyorum.

16 Aralık 2008 Salı

Die Beatles

Komm, Gib Mir Deine Hand

Ve Anket Efsanesi Sona Erer...

Önce rastgele oyluyordum. Yavaş yavaş başarılı olduğumu fark ettim. Sonra da ciddi bir seri yakaladığımı gördüm... Artık arkadaşlar arasında bile konuşulan bir konu haline geldi Aceto Balsamico'da haftanın maçlarının anketlerine verdiğim oylar.

Hatırlayabildiklerimi listeledim, önüme gelen anketi doğru cevapladım. İşin ilginç yanı arkadaşlara 'Şu yener.' dedikten sonra anket karşıma gelince son anda 'Yok ulan bu alır.' diyip doğru bilmem. Neyse. Bu olay da bir yere kadardı tabi...

Pazar gecesi oynanan Juventus-Milan maçının berabere biteceğini düşündüm ve yanıldım. Geriye de şu şaşalı listem kaldı...

Milan-Inter
Inter-Napoli
Milan-Napoli
Juve-Napoli
Fener-Arsenal
Roma-Lazio
Olympiakos-Galatasaray
Benfica-Galatasaray
Fenerbahçe-Porto
Fenerbahçe-Beşiktaş
Hertha Berlin-Galatasaray
Barcelona-Real Madrid

Darısı yeni güzel bir seriye ...

13 Aralık 2008 Cumartesi

12 Aralık 2008 Cuma

İçimdeki Go-Kart Aşkı Bambaşka


Hız sporlarına tutulduğum gündür bugün. Bir araç kullanmanın böylesine zevkli olduğunu bilmezdim. Böylesine imkanların Mersin'e kadar geldiğini de tabi.


Mersin Forum'un otopark katındaki küçük pistte yarıştık ve inanılmaz zevk aldım. Ankara'ya dönmeden mutlaka ikincisini yapmalıyım.


9 Aralık 2008 Salı

Yemekteyiz

Bayram tatili hasebiyle sevdiğim yaşam tarzına geri dönüşün mutluluğu içerisindeyim ve televiyon izlerken sızmak tartışılmaz en büyük zevk. Televizyon dünyası bıraktığım gibi, ancak yenilikler de var. Yemekteyiz de onlardan birisi. Gece eski bölümleri gösterdiği için karşısına geçip zevkle izlerken sızıyorum...


---

Yarışmacılar Fahriye Hanım'ın evinden gelen güzel kokulara dayanamayıp masaya geçtiler. Önden gelen mükemmel yayla çorbasını dibine kadar içtikten sonra karınları çoktan doyar gibi olmuştu ancak sırada atıştırmalık içli köfte vardı. İçine ceviz kattığı özel içli köfteler üçer beşer gidiyordu ki mükemmel ana yemek geldi: Kaburga Dolması.

Özel olarak elleriyle servis yapyı Fahriye Hanım. Bu arada ağır yemeklerden hoşlanmadığını belirten genç ve güzel yarışmacı Asiye de Fahriye Hanım'ın sert bakışları yüzünden yemek zorunda kaldığı yemekten en fazla yiyenlerdendi, gözlerden kaçmadı...

Yarışmanın hamarat erkekleri Mustafa ve Erkan bey de hoş esprileriyle hanımları güldürdüler. Derken o üst düzey revani geldi. Yarışmacılar önce tatlılarını sonra da parmaklarını yediler. Herkesin mutlu ayrıldığı yarışmada Fahriye Hanım tüm yarışmacılardan tam puan alarak yarışma tarihine geçti...

---

Anneannem gitsin bu yarışmaya ! :)

4 Aralık 2008 Perşembe

20. Yaş Seçkisi

( Dar alanda kısa paslaşmalarla uzun ömür yaşayası ortime en içten - güçten dileklerle.. Armağan olsun.. )

9
http://www.mediafire.com/download.php?lyzjqd4rmml

01- Elliott Smith - Because
02- Fiona Apple - Nothing's Gonna Change My World
03- Frank Zappa - I Am The Walrus
04- Garbage - Don't Let Me Down
05- los fabulosos cadillacs - strawberry fields forever
06- The Black Crowes - Lucy In The Sky With Diamonds
07- Maroon 5 - If I Fell In Love With You
08- Sondgarden - Come Together
09- the wallflowers - i'm looking though you

11
http://www.mediafire.com/download.php?img1jwdg0oi

[Across the Universe Covers]

01- All my loving
02- I want to hold your hand
03- It won' t be long
04- I' ve just seen a face
05- Let it be
06- Oh darling
07- Helter skelter
08- Happiness is a warm gun
09- Blackbird
10- Hey jude
11- Because

Güle Güle 10'lu Yaşlar...





Şu an için yazacak bir şey bulamıyorum...

3 Aralık 2008 Çarşamba

Burası Sami Yen Buradan Çıkış Yok!

Tarih: 3 Aralık 2008
Yer: Berlin Olimpiyat Stadı

(+) 9 MURAT (ST)



Başlık bazılarımız için anlamsız gelebilir, ancak ben bahsedeyim durumdan. FIFA serileri veya PES serilerini oynarken kadro kuracağınız esnada listede oyuncu numarası, adı ve mevkisi yazar. En sağda ise oynadığı mevki yazar. Eğer oyuncunun sol tarafında sarı veya kırmızı bir '+' varsa o oyuncu sakatlanmıştır, oynayacak durumda değildir.

SAKATLANDIM!!!


Ne güzel tatilime gelmişim, arkadaşlarımla vakit geçiriyorum. Kah içiyoruz, kah yiyoruz, kah oynuyoruz, kah izliyoruz...

Erken dönmem sebebiyle pek fazla insan bulamamış olsam da yavaş yavaş milletin gelmesiyle istenen halısaha ortamı oluştu. Yıllardır ezeli rakibimiz olan ve bu yaz karşılarında döküldüğümüz Sertaçlarla güzel bir mücadeleye başladık. Oyunun ilk dakikalarında topa vurayım dedim, ayaklarımı yerden kestim, sonra tekrar yere basayım derken:

'Kıtırt.. Çat..'

Bu sesi duydum yere yığılırken... Hemen ayakkabımı çıkarttım ve bileğimin iki katı büyüklüğe daha o an eriştiğini gördüm. Canım inanılmaz yandı. Önce bir kırık olup olmadığına baktık, şöyle bir yürüyebilince burkulduğuna karar verdik. Sonra buna dayanarak utanmadan 50 dakika kadar maça devam ettim seke seke...

Evet geldim. Ayağım garip bir şekil almış. Fil yutmuş boğa yılanı gibi olmuş (selam ediyorum). Buz yap, soğukta don. Biraz daha buz, biraz daha don. Geceyi öyle geçirdim.

Sabah şişikte herhangi bir problem yok. İlaçları ve kremleri ile babam geliyor eczaneden. Gerekli pansumanı yapıyor ve ayağımı bandajlıyor. Mersine getiriliyorum ki ayağım yerlere basamazken internet ile oyalanayım...

Heyecanla yaptığım planlar altüst oluyor. Yirminci yaşıma da sargıda bir ayakla ceda etmek üzereyim...


Maç mı? Bastık Sertaçlara! Umarım Ankara'ya dönmeden bir maç daha yapabilecek hale gelirim...

Not: Ha, endişelenecek bir durum yok. Bu bilek burkması konusunda uzman sayılırım. Bu 7. falan oluyor ve daha sertlerini yaşadım :)

30 Kasım 2008 Pazar

İşte Bu Blogun Hikayesi

Eminim merak edeniniz boldur, 'Yahu bu Ytrumnoua ne demek oluyor, biz bloga girerken mfg-ix mix garip harfler yazıyoruz?' Bu çocuğun kullanıcı adı neden ix?' gibi soruların cevabını. Tek tek vereyim cevabımı, zamanıdır:

YTRUMNOUA : Bu isim aslında çok eskilerden beri kullandığım bir isim sayılmaz. Aüsözlük'ü kurduğumuz gün kendime enteresan bir nick araraken ismimden daha fazla duyduğum hitap şekli olan MURTY'yi ters çeviresim geldi. YTRUM çok fazla sade olacak gibiydi, ben de hayatıma yön vermiş olan ve şu an bir hobiden öteye götüremediğim futbolun bendeki en büyük yansıması olan 9 numarayı (forma numaramdı başka bir şey giymezdim) almanca olarak yazı ile yanına ekleştirmeye karar verdim. YTRUMNEUN oldu. Almanca'dan nefret etsem de iş işten geçmişti ve o haliyle beğenmiştim bu ismi. Ancak blog açarken aynı hataya düşmemeye çalışarak DOKUZ'un latincesi olan NOUA'yı ekledim. Latinceye olan nefretim apayrı tabi ama bu blogun tepesini de YTRUMNOUA yazısı süslüyor ve çok seviyorum.


MFG-IX: Bu da blogun adresi bilindiği gibi. İnsanlar ne yazsın da buraya gelsin diye düşünürken karar verdim: 'Benim yaşam formülümü yazabilirler!' Bu da babamın baş harfi olan M, Annemin baş harfi olan F, Ablamınki G ve o özel rakamın Roma Rakamı halinde yazılışı olarak belirlenmişti tarafımdan bundan iki yıl önce. Sol koluma da aşağıda gördüğünüz üzere bir daha silinmemek üzere işlenmişti:



Kullanıcı adım IX de az önce bahsettiğim gibi ROMA rakamında 9, başka bir şey değil yani...


Olay budur. Blogu yazma sebeplerim de 100. postumda belirtilmişti zaten. Yeter artık üzerime daha fazla gelmeyin! :)

Düzeltme: Noua latince değil rumencede dokuz demek...

29 Kasım 2008 Cumartesi

NTV SPOR

Daha önce bir tanecik postta madde olarak bahsetmiştim ama başlı başına bir post olmayı hak ediyor bu kanal. Yahu böyle güzellik olur mu?!

-Sergen Yalçın, Hakan Ünsal, Rıdvan Dilmen gibi yorumcular...

-Güntekin Onay, Burcu Esmersoy, en önemlisi Ercan Taner gibi isimler... ÜStelik bu isimleri sadece program sunarken görmüyoruz. Belgesellerdeki dublajlar ve maç anlatımları da onlara ait...

Mükemmel belgeseller, futbol mundial, diğer spor ve sporcularla ilgili bol bol tanıtım, günün herhangi bir saatinde karşınıza çıkan lig özetleri, haftasonu canlı maçlar, süper lig maçları ile ilgili müthiş analiz ve yorum programları... Daha başka birçok şey...

Açıkçası 6 saatlik bir yolculuk sonrası sabahın 5.40'ında koltuğa uzanıp büyük özlem duyduğum televizyonu açtığımda ilk izlediğim kanal NTV SPOR oldu. Başka da kanal izleyesim gelmiyor...

SEMUM

Türk filmlerine özel bir ilgim var. Özellikle son yıllarda çıkmış olan bütün filmleri izlemek gibi bir amacım var ki çoğunu da izlemiş sayılırım. Sabaha karşı yapacak bir şey bulamayınca VideoGoogle'da Semum'u izlemeyi tercih ettim. Hasan Karacadağ'ın ikinci 'korku' su. 7.2 olan IMDB notuna gülüp geçiyorum.

(Bu arada belirtmekte fayda var, gerek Yılmaz Güney filmleri olsun, gerek son yapım Türk filmleri olsun (Mesela Çağan Irmak'ın Ulak'ı) VideoGoogle'da bulunup izlenebiliyor. Can sıkıntısına birebir, download ile uğraştırmıyor)

Sonuç:

Tarih boyunca izlediğim en kötü film olan Araf'ı geride bırakarak zirveye yerleşti. Orada uzun bir süre rahat kalacak sanıyorum. Yine de benden bir fragman size. Olur da merak ederseniz favori sahnelerimi paylaşırım.

25 Kasım 2008 Salı

My Rollercoaster

Dinlemeden geçme :)

100

100 diyorum dostum 100!!!

Canım istediği zaman, arasıra esince yazmak istediğim bir blog olarak açtım bunu. Tahta mandalı hatırlayıp gülümsediğimde açıp yazacaktım bloguma, dinlemeden edemediğim bir şarkıyı yazacaktım, ve her daim izlemekten bıkmayacağım insanı yansıtacaktım burada.

Selamsız olacaktı blogum işte, arada geçerken uğrayacaktı insanlar. Eşin , dostun yorumunu alacaktım. Hayatımda paylaştıklarımı bir de blogda paylaşacaktım onlarla. Teşvik edene eyvallahım olacaktı. Daimi takipçilerim benim insanlarım olacaktı yani.

Sonra diğerleri gelecekti yorumlarıyla, blog dünyasından dostum olup çıktılar. Yavaştan içimi dökmeye başladım. Benimle sevindiler benim hastalığıma üzüldüler.

Okunabilir olduğumu başkasıyla paylaşmaya çalıştılar bloglarının kenarında. Beni özel olarak tanıtmaya karar verenler de oldu.


Sözün özü, kendi hayatımın ufak ayrıntılarını yazmak için açtığım bu blogda 100. yazıyı yazarken aklımda değerli dostlarım var. Müziğimizi,filmimizi, anımızı, ilginçliğimizi beraber paylaştığımız güzel insanlar var ve ben bu blogu gerçekten çok seviyorum. Nice yüzlere...

Barney ve How I Met Your Mother




Siz sevgili blog takipçilerim arasında How I Met Your Mother sevenler bloguma günde bilmemkaçyüz kez gelsin diye yaptığım bir güzelliktir yukarıdaki nezih video...

24 Kasım 2008 Pazartesi

Mutluluk

Yağmur, soğuk hava, pantolonların paçası kendini çamura çoktan teslim etmiş. Gece boyunca uyumamışım. Yüksel Caddesi her zamanki gibi kalabalık. Suratım asık ve düşünceliyim. Oradaki ortaokuldan bir müzik yükseliyor. Maksimum 8 yaşında olan bir çocuğun kemanından çıkıyor sesler:


'Da-ha dün-an ne-mi zin...'


Ağzımın kıvrımları ters yönde hareket ediyor, neşeleniyorum... Öyle ki, karşımdan gelen insanlar beni görünce gülümüyorlar.

Teşekkürler Be Vatikan!


John Lennon, 'Beatles şu anda İsa'dan çok daha ünlü.' dedikten sonra afaroz edilmişti. 40 yıl sonra Vatikan'dan gelen haberle tüm Beatles, John Lennon severler sevinçten göz yaşlarına boğuldu:

'İşçi sınıfı ağzıyla atıp tutan genç birinin, bilinçsizce ortaya attığı talihsiz sözlerdi. Aslında onun ve Mc Cartney' nin besteleri yozlaşmaya ışık tutmuştur.'

Şeklinde bir beyanatla affedildiğini açıklıyorlar. Sanki John cehennemden cennete yatay geçiş yaptı...

23 Kasım 2008 Pazar

Eskiyi Hatırlamak #6

Bilen Kazanır

Genel kültür ve bilgi yarışmaları üzerine kafayı bozmuş birisi olarak artık bu postu yazma kararı verdim. Yaklaşık bir saattir oynuyorum ve gerçekten mükemmel bir vakit geçirmece aracı.

Oyunu oynamak için şuraya girip oyunun üzerine tıklamanız yetiyor. Maksimum 4, minimum 2 kişilik masalarda size sorulan 15 soruyu cevaplamanız gerekiyor. İlk önce 'cevapla' tuşuna basan cevaplama hakkına sahip oluyor. Eğer yanlış cevaplarsanız sıra rakibe geçiyor. O dilerse cevaplıyor dilerse bekliyor. Sonra diğer soruda kapışılıyor. Puanlama ise soruların mynet kullanıcıları tarafından cevaplanma yüzdesine göre değişiyor. Genelin doğru cevapladığı sorular 7 ile 20 arasında değişiyor. Zor sorular için ise 130 puan dahi alabiliyorsunuz. İlk 5 soru 'çerez' diye nitelendirilebilir. Son 5 ise ciddi anlamda zor. Hatta hiç soru cevaplamadan devam edip son 5'i cevaplarsanız kazanırsınız, o derece.

Sorular ağırlıklı olarak Osmanlı Tarihi, Türkiye Coğrafyası, Ülkeler Coğrafyası, Futbol, Fen Bilimleri (Element kısaltması çok soruluyor), Hayvanlar Alemi, Edebiyat ve Bilim, Kuruluş ve Topluluk Kısaltmaları şeklinde oluyor.

Ciddi anlamda bağımlısı olabileceğiniz bir oyun Mynet Bilen Kazanır. Mutlaka deneyin diyorum.

Bu da oradan bir laf, sevgili Anıl için gelsin:

-Başlayın memet!

20 Kasım 2008 Perşembe

Chinese Democracy



An itibariyle dinlemeye başladım. Biraz uzadı ama çıktı sonuçta. 'Yavrularım benim!' derdim de Axl var sadece :)


I'm Sorry For You
Not SorryFor Me!

16 Kasım 2008 Pazar

Yuh Artık MSN!

Tam şu anda yaşadığım bir olayı aktarıyorum:

Epeydir görmediğim bir arkadaşımla konuşuyoruz sabah 6'dan beri. O ders için uyumamış. Ben de prensibim gereği sabah erken bir işim olduğundan uyanamam diye geceden hiç uyumamayı tercih etmişim. Askerden izin alan kuzenimi alıp gezecem. Konuşma bir süre sonra durağanlaştı. Ben de internetten gazeteye başladım. Bu arada kameralarımız da açık saat 6'dan beri.

Neyse, 'Öldün mü kaldın mı kız?' demek için tekrar açtım penceresini. Sırtını duvara yaslamış uyuyor. Dizindeki laptopun açısı falan kaymış. Bildiğin sızmış hatun. Şaka yapıyorsun herhalde dedim. Bir titrettim tepki yok. İkinci defa titrettiğimde şöyle bir yerinden doğruldu. 'Ya içim geçmiş pardon!' dedi. Ben dumur. O dumur.

MSN titreşimi ile birini uyandırdım ya. Oha ya!

15 Kasım 2008 Cumartesi

Atatürk ve Ben


Hazır Mustafa tartışmaları gırla gidiyor, bugün de Atatürk ile ilgili düşüncelerim ve yaşadığım bir olay geldi aklıma Anıtkabir'in önünden geçerken. Onu anlatayım:

Üniversitedeki ilk yılım. Genelde Kızılay dolaylarında olduğumdan fazla işim düşmemiş Anıtkabir'in olduğu taraflara, Tandoğan'a falan. Bir gün Bahçelievlere dolmuşla giderken Anıtkabir'in hemen yanından geçiyoruz. Ben nasıl heyecanlıyım var ya. Hayatımda ilk defa Atatürk'e bu kadar yakın olmuşum. Durdurup dolmuşu inip Anıtkabir'e gidecem nerdeyse. O sırada dolmuştaki diğer insanları gözlemledim ve garipsedim. Biraz da kızdım. Yanımdaki arkadaşa:

'Abi insanlar ne kadar kayıtsız ya. Atatürk'ün yanından geçiyorlar hiç sallamak yok nasıl ya..' falan dedim. Ankara'nın soğuk ve kayıtsız insanlarına ayrı bir kılım zaten. Bu esnada da dile getirmek istedim.

O günün üzerinden 2 yıldan fazla geçti. Bugün yine Bahçelievler'e gidiyoruz ve yine aynı yoldan geçtik. Arkadaşımla futbol muhabbeti yapıyorduk. Yolun son dönemecinde iki yıl önce söylediklerim aklıma geldi. Kendi kendime gülümsedim.

Aslına bakarsan olay Atatürk'ü Anıtkabir'in önünden saydı duruşu yapıp geçerek falan sevmek değil biliyor musunuz? İçindeki saygı ve sevgi önemli O'na karşı. O fevri hallerim bana şu an manasız geliyor itiraf etmek gerekirse.

---

-İsmet Paşa, bu çocuk neler yazmış böyle?
+Paşam, bu çocuğun sana saygısı sevgisi kalmamış. Seni adam yerine koymuyor besbelli.

Atatürk atını sürüyor,

-Yürü gidelim bu blogdan İsmet Paşa...

---


Not: O, zamirinin cümle içinde büyük yazılması kuralını sadece Atatürk'e layık görüyorum küçüklüğümden beri. Sanki Mehmet'ten, Ayşe'den bahsederken 'Seviyoruz O'nun yazılarını.' şeklinde cümle kuramazmışız gibime geliyor.

14 Kasım 2008 Cuma

Shaolin Soccer

Çok eskilerde izlediğim süper bir futbol filmi. Fragmanına buyrun.



9 Kasım 2008 Pazar

İsyan Noktası


Bu bir derbi yazısı değil. O maçla ilgili konuşulacak pek bir şey yok. Ritüel devam etti. Benim isyanım yalnızlığıma. Kalabalık yalnızlık falan gibi edebi detaylar da bulamayacaksın yazımda. Derdim çok basit.

Ben çok hastayım! Bilenler pek iyi biliyorlar. Bir hastalandım mı her şey üst üste gelir, müthiş sarsılırım sonra da uzun bir süre hastalık falan uğramaz bana. Bu açıdan bakıldığında güzel bir durum, birkaç gün çekiyorum ve bir yıl düzgünüm...

İsyanım büyük. Sırtıma battaniye ver, su getir, kahve yap, uyurken üstümü ört diyebilecek birisi yok yanımda. Annem yok. Bunların hepsini kendim yapıyorum. Kalkmışken kahve isteyen varsa ona da yapıyorum kahveyi. Koyuyor be.

Çıldırasım geliyor. Birbiri ardına gelen öksürüklerimi bastırmak için dört dönen yok etrafımda. Burun kıvırdığım kocakarı ilaçları ile iyi olmama uğraşan yok. Nefret ediyorum ben ailemden uzak olmaktan. Huzurun her türlüsü orda abi! Başka şehirde onlardan uzak yaşayığ birey olma çabaları içinde olmak istemiyorum. Terk edip gitmem an meselesi!

5 Kasım 2008 Çarşamba

Memleket...

Altan Erkekli ne de güzel diyor Vizontele'de köy ahalisine:

'İnsan memleketini niye sever?
Başka çaresi yoktur da ondan.
Amma biz biliriz ki;
Bir yerde mutlu mesut olmanın ilk şartı orayı sevmektir.
Burayı seversen burası dünyanın en güzel yeridir,
Amma dünyanın en güzel yerini sevmezsen orası dünyanın en güzel yeri değildir.'

diyor ya, defalarca izleyip göz dolduruyorum. Hoş, artık Vizontele'nin her sahnesinde aynı etkiyi yaşıyorum.

4 Kasım 2008 Salı

İddaa'da Tek Maçta Yatmaktan Nefret Ediyorum!

Evet! Nefret!

Uzun süredir oynamadığım iddaa'yı ev arkadaşımın oynadığını görerek şöyle bir maçlara ve oranlara bakayım dedikten sonra oynadım. Şampiyonlar ligi hakkında bilgi sahibi olduğumu düşünerek ev arkadaşlarımın dalga geçtiği bir kupon yaptım:

Kupona göre Bordeaux'nun Cluj'u deplasmanda yenmesi gerekiyordu, Roma'nın Chelsea karşısında galip gelmesi, ve iddiaa'nın verdiği 1.85 oran ile mümkün görmediği Anarthosis-Inter maçında üç veya üstü sayıda gol olması...

Buraya kadar her şey tam olarak tahmin ettiğim gibi gelişti, ancak Anfield Road'da, seyircisi önünde Atletico Madrid ile kapışacak olan Liverpool'un birden fazla gol atabileceğini ve Atletico'nun da boş durmayacağını düşünerek üç gol ve üzeri oynadım. Sağolsunlar İspanya'daki maçın aynısını oynayarak beni kedere boğdular...

1 YTL'yi 30 YTL'ye çevirmek güzel bir şey olacaktı. Senden nefret ediyorum İddaa!!!

3 Kasım 2008 Pazartesi

Olağanüstü Benzerlik!

Az önce sandalyelerden düşmemize, yerlerde tepinmemize sebep olacak kadar komik, bir o kadar da şaşırtıcı bir resim geldi Memre'den. Resim, Memre'nin bir arkadaşının birlikte eve çıkacağı bir kıza ait. Benzediği kişi de yıllardır arkadaşımız olan Utku. Resimleri aşağıya koyuyorum ki ara ara gelip gülmekten kırılayım:

Aşağıdaki resim kıza ait:



Ve şimdiki resim de bizim Utku'ya:




Gel de ölme, gel de yüce rabbime inanma :) (Hadi abarttım biraz)

31 Ekim 2008 Cuma

Sorun musun Soyadım?

Soyadımla ilgili sürekli olarak sorun yaşıyorum. Devlet daireleri, okul, arkadaş ortamı, klüp gibi birçok ortamda listelerde soyadım sürekli yanlış yazılıyor. İşte bilimum ERTANIROĞLU türevleri:

Ertanrıoğlu: Orta sona kadar karnemde yazan soyadım. Sınıf listesinde soyadım normaldi, ama karnemde hep bu şekliyle gördüm.

Ertameroğlu: Geçen gün Haydarpaşa'da Fatih Ekspersi için aldığım bilette yazan soyadım.

Ertanuroğlu: Mersin Büyükşehir Belediyesi tarafından eski bir Mersin İdman Yurdu futbolcusu olan babama verdiği onur plaketinde yazan soyadımız.

Ertanoğlu: Ortaokulda basketbol kursundaki listede yazan soyadım.

Ertanıloğlu: Tarsus İdman Yurdu dönemlerimde hocamın kadroları açıklayacağı zaman tahtaya yazdığı soyadım.

Ertanır: Lisedeki biyoloji hocamın bana hitap şekli.


Bir de küçük anı anlatayım. Bir arkadaşla okulda su içmeye gidiyoruz lisedeyken. Çocuğa bu sorundan yakındım. 'Abi sürekli böyle sorunlar yaşıyorum soyadımla.' dedim. 11 harfli olduğu için zor olabileceğini belirttim. Çocuk da cevap olarak kendisinin soyadının iki harfli olduğunu, ancak onun da sorununun soyadının ilk söyleyişte hiçbir zaman anlaşılmadığını söylemişti. Hemen sordum tabi:

-Ne ki abi soyadın?
+Uç
-Efendim?

Sonrası da kopuştu haliyle...

30 Ekim 2008 Perşembe

Hola!

Ankara'ya döndüm! Ve uzun zaman sonra maddeliyorum:

-İstanbul... İstanbul... İstanbul... Daha önce saçma sebeplerden binmediğim vapura bindim, gezmediğim Beyoğlu'nu gezdim, Eminönü'nde balık ekmek yedim, üstüne turşu suyu içtim. Tüm bunlardan önce dünya gözüyle Harry Kewell, Milan Baros gibi adamları mabedin tam içinde, takımım için mücadele ederken seyrettim. Daha ne olsun?

-Geçirdiğim müthiş bir geceden sonra hayatımda ilk defa alkolden sonra kustum. Bilimum içki ve mezeyi bir arada götürebilmiş bu mide, sonunda dayanamadı ve Kadıköy istikametinde seyreden otobüsün en arkasını kusmuk gölüne çevirdi.

-Tuğçe diye bir arkadaşım var. Her derste beraber oturuyoruz. Muhabbet de on numara. 'Murat bana futbol öğret!' dedi, 'Hiç anlamıyorum futboldan!' dedi. Hangi takımlı olduğunu sordum. 'Galatasaray'lıyım. Ama ilk on biri bile sayamam. On birdi değil mi?' diye sordu. Yardı sağolsun beni.

-Neden benim bindiğim otobüsler takla atmaktan son anda kurtuluyor? Trenlerin tekerlekleri fırlıyor? Bu benim şanssızlığım mı acaba? Belki de o ortamda ben olduğum için insanlar ölmekten kurtuluyordur ne dersin?

-Bir insanla konuşamamak kötü şey. Hem muhatap olmak istemiyorsun, hem de söyleyeceklerin var. Konuşmanın gereği varmış gibi geliyor, yokmuş gibi geliyor. Nefret kusmayı beceremediğin için anlamsız bir bekleyişe giriyorsun.

-Epeydir ders çalışmıyordum. Ne tesadüf? Özlememişim...

-Woundheir ile daha az görüşüyoruz. Tabi bunun sebebi artık onunla işimin bitmesi değil, ders saatlerimizin çakışmaması. Özlüyorum.

Vedat Özdemiroğlu'na özendim ve Ankara ile İstanbul arasındaki 7 farkı yazasım geldi:

1) Ankara yaşamalıktır, İstanbul gezmeliktir.
2) Ankara akşam onda boşalan Kızılay'dır, İstanbul gece 4'te kalabalıktan yürüyemediğin İstiklal'dir.
3) Ankara uzun ilişki için idealdir, İstanbul one night stand veya kısa süreli ilişki için...
4) Ankara yürümektir, İstanbul taşıttır.
5) Ankara resmidir, İstanbul tarihidir.
6) Ankara metrodur, İstanbul vapur.
7) Ankara şimdidir, İstanbul gelecektir.

-'Weird' çok güzel bir ingilizce kelimedir.

-Testere neden dizi olarak çekilmemiş ki?

-Hayatımda ilk kez amiral battı oynadım. Çok başarılı oldum. Kapışabiliriz.

-Vizeler başlıyor, görüşürüz...

26 Ekim 2008 Pazar

Deivid de Souza

Fenerbahçe için gereksiz gördüğüm futbolculardan biriydi. Geçen sene şampiyonlar liginde Fenerbahçe'yi defalarca kurtarması fikirlerimi olumlu yönde geliştirirken sezon başında ayağının kırılmasına ciddi anlamda üzüldüm.

Ve dün... Bursaspor maçında onu ilk defa tribünde değil de yedek klübesinde gördüm. Bu, oynayabilir halde olduğuna işaretti. Fener farkı açtıktan sonra Deivid ısınmaya başladı ve son on beş dakika oyuna girdi.

Tam anlamıyla bir Fenerbahçe düşmanı olan ben, Deivid oyuna girince çok heyecanlandım. Bildiğin özlemişim. Golünü attıktan sonraki göz yaşlarını gördükten sonra benim derdimin Fener, Galatasaray değil de futbol olduğunu anladım. Bu gözyaşları aslında çok şey ifade ediyordu. Kendisiyle beraber takımının da kötü gittiği dönemde, çok özlediği taraftarının önünde güzel bir geri dönüş yapmak...

Seviyorum ulan! Deivid gibi adamları da, futbolu da!

20 Ekim 2008 Pazartesi

Ytrum İstanbul'a...


Aslında resim anlatması gereken her şeyi anlatıyor ama benim için sadece bir maçtan ibaret değil bu.

Tabi ki Galatasaray'da gördüğüm en iyi kadrolardan birini bu sezon yapacağı en önemli maçlardan birinde izleyecek olmam ve son derbiden bu yana ayak basmadığım Sami Yen'e kavuşmak süper ancak, benim asıl derdim İstanbul'la.

Geçen yıl birisi maç olmak üzere iki defa gittim. Ancak kaldığım süre 24 saati geçmez. Daha önce de İstanbul'a hiç gitmediğimi düşünürsek bu seferki gezim nasıl olacak sence?

Legen..... wait for it...

18 Ekim 2008 Cumartesi

Bir Kurban Geldi Geçti

Bu gece benim için on numaraydı. Mükemmel keyif aldık Anial ile... Lambaya püf dedik, İnsanlar'ı tanımladık, 40 kişilik pogoya katıldık, her konserde yaptığımız en öne gitme challange'ını başarıyla tamamladık.

Sahnedekilerden bahsetmeye gerek yok onlar KURBAN! çünkü. Muhteşemlerdi ve şu sıralar okulla ev arasında sıkışmış bana ilaç gibi geldi. Fazlaca resim çektim, birkaçını koyayım bari:




14 Ekim 2008 Salı

Öyle Bir Geçer Zaman Ki...

O nedir seni kızdıran
Memnun edeceği yerde
Bak bir garip diyor ki
Nerede o yarim nerde

Anılara kapılıp kanma
Dünyanın da düzeni böyle
Öyle bir geçer zaman ki
Dediğim aynıyla vaki
Öyle bir geçer zaman ki
Öyle bir geçer zaman ki...

10 Ekim 2008 Cuma

Bir Telefon

Bugün telefonum çaldı. Bilmediğim bir numara ve karşıda tanımadık bir ses. Önce kendini tanıttı, sonra teşekkürler, övgüler, gülüşler falan...

İşin aslı karşıdaki insanın sevgililer günü hikayemdeki kara gözlü oluşu. Birinin, muhtemelen yazın konuştuğum yakın arkadaşının, ona bu hikayeden bahsedişi, onun duygulanışı, bana en azından bir teşekkür etmek isteyişi, üzerinden yıllar geçmesine rağmen bir insanda böyle bir iz bırakmış olmanın üzücülüğünden bahsedişi falan...

Teşekkür ettim, hal hatır vs. sonrasında 'Daha sonra görüşürüz' ile kapattım telefonu.

Diyemedim ki, aslında siz hayatımın odağındaki gerçeklerdiniz, ama hepiniz de yalansınız diye...

Latince Detay #1

Evet sevgili öğrenciler (dedi hoca), bugünkü dersimizde latincenin temelinde yatan çekim muhabbetine giriyoruz. Fiillerin, isimlerin kaç türden, nasıl incelendiğine bakıyoruz.

Öncelikle Latince kelimeler üç türde inceleniyorlar:

1)Genus (Cins) : Masculinum (erkek), Femininum (dişi), Neutrum (cinsiyetsiz)
2)Numerus (Sayı): Singularis (tekil), Pluralis (çoğul)
3)Casus (Hal)

Burada önemli olan, tıpkı Almanca'daki gibi Casus eklerinin ne olduğunu bilmemiz...Onlar da bildiğimiz üzere 5'e ayrılıyorlar:

1) Nominativus (Yalın hal)
2) Genitivus (İyelik)
3) Dativus (-e hali)
4) Accusativus (-i hali)
5) Ablativus (araç eki. -yla -yle)
6) Vokativus (seslenme, emir)

Elimizde bulunan herhangi bir fiili yukarıdaki hallere ve kişilere göre çekimlediğimiz zaman, Latincenin büyük bir bölümünü kapmış gibi oluyoruz. Saçmalığa bak :) Bu arada Ben, Sen, O falan gibi kelimeler kullanılmıyor cümlelerde. Eylemi kimin yaptığını çekimlerden anlıyoruz.

Laudare (övmek) fiilini 6 şahısa göre çekimleyelim mesela. Bu arada are'nin mastar eki olduğunu ve çekimleme esnasında kaldırıldığını belirtelim. Ancak bir diğer mastar olan ere'de bu söz konusu değil. Sadece re'sini kaldırıyoruz. İki şekilde örnekleyelim:

1. tekil: -o : laudo
2. tekil: -s : laudas
3. tekil: -t : laudat
1. çoğul: -mus : laudamus
2. çoğul: -tis : laudatis
3. çoğul: -nt : laudant

Yukarıda çekimlenen fiilde mastar kalkınca son harf sessiz olduğundan araya gelen 'a' kaynaştırması kafanızı karıştırmamalı diye not düşmekte fayda var. Şimdi '-ere' mastarı ile sonlanan 'sedere' yi (oturmak) çekimleyelim.

1. tekil: -o : sedoe
2. tekil: -s : sedes
3. tekil: -t : sedet
1. çoğul: -mus : sedemus
2. çoğul: -tis : sedetis
3. çoğul: -nt : sedent


Fiil çekimlemelerinden önce bahsetmiştik ki, ismin hal ekleri vardır. Ve bu hal eklerini çekimleyerek devam edelim ki uzun uzun cümleleri çevirebilmek için altyapımız tamamlanmış olsun (sokayım böyle altyapıya).

Vatansever demek olan patria ismini çekimliyoruz.

Nom. singulare : patria pluralis : patriae
Gen. singulare : patriae pluralis : patriarum
Dat. singulare : patriae pluralis : patris
Acc. singulare : patriam pluralis : patras
Abl. singulare : patria pluralis : patris
Vac. singulare : patria pluralis : patrae


Çoğul bölümde son harflerin kafalarına göre düştüğünü görüp sinirlensek de birkaç örnekle devam edelim:

Rosa (Gül)

rosa rosae
rosae rosarum
rosae rosis
rosam rosas
rosa rosis
rosa rosa

Silva (Orman)

silva silvae
silvae silvarum
silvae silvis
silvam silvas
silva silvis
silva silva



Bu arada çekimlediğimiz tüm isimler Femininum türündedir tabi ki. Diğerlerini henüz göstermediler.


Bir sonraki görüşmemize kadar Latince'nin allah belasını versin.

Latince'ye Giriş...


Dün itibariyle Latince dersim başladı. İngilizce bilenler için biraz daha kolay olduğu söyleniyor öğrenmenin çünkü İngilizce kelimelerin yüzde yetmişi latince kökenli. Şu an yaşamayan bir dil olduğundan, öğrenmesi sadece ezbere dayalı olan, kuralları sıklıkla değişebilen bir dil. Öyle ki hocanın bize 'Yapabileceğim bir şey yok, ben size çekimleri öğreteceğim, siz cümleleri çevireceksiniz.' diyip ilk dersten cümleleri çevirmeye başlaması yamultucu oldu pek fazla...

Arada blogda 'Latince Detay' şeklinde başlıklar görürsen okumama hakkın var. Çünkü onlar benim kelime, yapı ezberleme çabaları içinde sağa sola yazı yazmamın birer ürünü olacak. Ha eğer öğrenmek istersen direk takip et, çünkü hocanın bize öğretiş tarzından farklı olmayacağına eminim.

8 Ekim 2008 Çarşamba

Şaaaaaak!!!

Dün gece Ankara'nın İncesu Mahallesinde, Dedeefendi Taksi Durağının karşı kaldırımından yükselen sesti bu... Haftalar önce kazandığım SlapBet sonucu sevgili dostum Anial'a geçirdiğim tokadın sesiydi... Biraz anlatayım, sen de benden bir şeyler bulabil bu meselede...

Öncelikle, günün bazı detaylarını okumamak için üç kısa çizgi ile ayrılmış bölümü okumayabilir, direk olay anına geçebilirsin. Ama benim gibi ayrıntıcıysan olay anına kadar neler yaptığımızı da görmende bir sakınca yok...


---

Duygulardaydık. Güzel rakı sofrası, gırla muhabbet, hepimizin gözünde bir efsane olan Duygu'yu tavlada 6-0 ve 5-4'lük skorlarla madara edişimden sonra eve geçmek istedik. Ne var ki artık bizde alışkanlık yaratmış olan, Çankaya Belediyesi'nin hemen karşısındaki Kolej metro çıkışının orada bulunan seyyar sucuk-ekmekçiye gitmek üzere yola çıktık. saat 03.15 sularıydı... Sucuk-ekmekçinin yerinde olmadığını görünce eve dönmeye karar verdik. Diğerleri karşıya geçerken biz de Anial ile orada açık olan tek büfeye gidip Fanta gibi ıvır zıvırlar aldık ve diğerlerinin yanına geçtik.

---

Ah okuyucu, o açık renk saçlarının altındaki beyaza çalan bebek, Kurt Cobain yüzü o kadar güzeldi ki titrek sokak lambasında. O uludağ gazozu o kadar sakin içiyor ve o kadar sakin yürüyordu ki, artık bu tokatı atmanın zamanının geldiğini düşündüm. Birkaç adım önde yürüyen Alea, Salih ve Berşan'a durumu açıkladım. 'Beyler zaman bu zamandır.' dedim.

Usulca yanına yaklaştım. 'Anılım bana da gazoz ver.' dedim. Kıramadı. O esnada kafasından mavi kapşonunu kafasından indirdim. Suratının bir bölümünü kaplıyordu zira. Gölgedeydik. Önümüzdeki meraklı grup arkayı süzüyor, vuracağım tokatı bekliyorlardı. Bense ışığa geçmeyi. Tam o an oldu, sokak lambasına doğru ilk adımımızı attık ve o Ayhan Akman, Anakin Skywalker yüzü aydınlandı. Ben zihnimi aşağıdaki elime güç aktarma amaçlı olarak tüm gücümle çalıştırırken artık vurmam gerektiğini düşündüm. Ancak o el kalkmadı... Dostuma acıdım resmen...

Ardından evimize doğru ilerlemeye devam ederken 'E madem acıdın bu kadar, çocuk haftalardır bu kötü anın kabuslarıyla yaşarken, artık atmalısın o tokatı, Murat!' dedim kendi kendime ve grubun en önüne geçmiş ilerliyordu. Usulca yaklaştım... Aramızda bir adım vardı.

'Akıllı olacaksın...'

'Şaaaaaak!!!'


Bir klasik Alea kahkahası geldi. Elimi müthiş bir ağrı kapladı. Öyle ki olayların yarım saat sonrasında bu olayı yazarken ben, hala sağ elimin orta parmağının çektiği acıyı hissediyorum. Berşan ve Salih de mutlu görünüyorlardı...

Anial mı? Bir tarafının rengi değişmiş suratı, karmaşık düşüncelere dalan kafası ve o saman rengi saçlarıyla doğruca ileriye bakıyordu. Ama içi de huzur doluydu, çünkü 20 arkadaş toplanmışken yiyeceği bir tokattan kurtulmuş ve gece saat 03.20 sularında bizden ve köpeklerden başka kimsenin olmadığı bir ortamda yemişti tokatı.

Artık önümüze bakıyoruz...

7 Ekim 2008 Salı

UEFA Group Stage





A Grubu

Schalke
Psg
Manchester city
Racing santander
Twente

B Grubu

Benfica
Olympiakos
Galatasaray
Hertha berlin
Metalist kharkiv

C Grubu (nam-ı diğer S grubu)

Sevilla
Stuttgart
Sampdoria
Partizan
Standard liege

D Grubu

Tottenham
Spartak moskova
Udinese
Dinamo zagreb
Nec nijmegen

E Grubu

Milan
Heerenveen
Braga
Portsmouth
Wolfsburg

F Grubu

Hamburg
Ajax
Slavia prag
Aston villa
Zilina

G Grubu

Valencia
Club brugge
Rosenborg
Kopenhag
St. etienne

H grubu

Cska Moskova
Deportivo
Feyenoord
Nancy
Lech poznan

Galatasaray için tatlu kura, şeker kura, zor kura falan demeye gerek yok. İşte hendek, işte deve... Havalarda uçarken evimizdeki maçlardan 1 puanı zor çıkartmıştık. Bu sefer temkinli olsak iyi olur, zira futbol hakikaten sahada oynanıyor...

4 Ekim 2008 Cumartesi

1000 Ziyaretçi...


İyi ki varsınız ...

30 Eylül 2008 Salı

El Clasico

Postun başlığına bakıp Real Madrid - Barcelona çekişmesi ile ilgili yazı bekleme. Çünkü bugün neyin yazılacağı gayet açık. İşte bayram klasikleri ve gözlemleri:


*Öncelikle erken kalkma zorunluluğu ve bunun ailede açığa çıkardığı kriz. Sabrı taşıp evi terk eden babam...

*Uyanınca telefonun ekranında gördüğüm mesajlar. Bu mesajların numaralarının tanıdık olmayışı. Bir de hattını değiştirdiğini altına ismini yazdığı toplu mesajdan anlayabildiğim 'uzak' arkadaşlar...

*Mesajlara cevap verememe. Şebeke problemi. Hatların kilitlenişi...

*Bayram şekeri toplama amaçlı kapı kapı gezen çocuklar tarafından yataktan kaldırılma. Başka yerde bu tip adet var mı bilmiyorum ama apartman apartman gezerdik ufakken. Üşenmez herkesin elini öperdik. Şimdiler el falan da öpmüyor. Şekerini alıp topukluyorlar...

*Aile büyüğünde toplanma. Bizde anneannedir. Orada çeşit çeşit akrabayla karşılaşma.

*Akrabaların küçücük çocuklarının kocaman oluşunu fark etme (evet her sene fark ediyoruz...). Sizin büyüdüğünüzün fark edilmesi. 'Küçükken böyleydi, şöyle yapardı kerata' kıvamındaki anısal brainstormingler.

*Yine akrabalar tarafından eğitim hayatınızın havada uçuşan lokum, çikolata ve şekerlemeler eşliğinde masaya yatırılışı. Devlete dayamak lazım arkayı...

*Yeni, yeniden akrabalardan duyulan, aklımızın kuytu köşelerinde tozlanmışken tekrardan ön plana çıkan kelimeler: Essah ve kıttik. Cümle içinde de kullanalım:

-'Bilmem kimin oğlan boşanmış.'
'Essah mı?' ('Gerçekten mi? Hakikaten mi?' gibi bir şey.)

-'Ayol sen kıtticiktin. Eşşek kadar oldun.' (Küçüktün, ufacıktın diyor)

*Kime 'Bayramın kutlu olsun', kime 'Mübarek olsun', kime de 'İyi bayramlar' demenin iyi tutturulması lazım. Aynı şekilde tokalaşma, el öpme, veya sadece öpme üçlemine de düşmemek, adamına göre muamele yapmaya alışmaya çalışmak...

*Aynı şekilde akrabalar arasında yüksek atlamaya uygun kimseler olduğunu keşfetmek. Elini öpeceğin sırada müthiş bir esneklikle eğilip bükülerek yanağını öpmeyi başaranlarla gurur duymak...

*Televizyonlardaki bayram ekranları, dansözler, İbrahim Tatlıses... Olacak o Kadar Bayram Özel'i görememememememize rağmen Levent Kırca'ya selam ederim.

*Televizyon deyince, NtvSpor yardırıyor haberin olsun. İlk gün Galatasaray-Fenerbahçe, ikinci gün Rangers-Celtic , üçüncü gün de Real Madrid - Barcelona kapışmaları belgesel tadında sunulacak...

*Her şeyi bir yana bıraktım da sevgili, güzel, akıllı, zeki, karizmatik okurum:

Bayramda bayram klasiklerinden bahsetmekten daha klasik ne var ki?

İyi bayramlar...

(Maddelerken kısa çizgi yerine kullandığım yıldız da postlarımın bayramlığı olsun...)
(Post'a güzel resim bulamadım. Bulursan link ver hemen ekleyeyim.)
(Ha bir de, oldu da blogumun derinliklerine inmedin. Güzel bir hatırlatma yapayım: http://mfg-ix.blogspot.com/2008/07/bugn-bayram.html)

28 Eylül 2008 Pazar

IX Sayı Hatırlama Teorisi (Mnemonics)




Bir önceki postumda bahsettiğim akıl oyunlarından birisidir. Yorumlarda böyle bir psikoloji dalının olduğunu öğrendim. Yıllardır kendi teorim diye mutlu mutlu geziyordum halbuki. Faydalı olduğunu düşünüyorum. Siz evde bir deneyin:

Bir rakamı, tarihi hatırlamak için asla aklınızdan çıkmayan bir numara ile beraber irdelemeniz o rakamı kısa sürede ezberinizde tutmada faydalı olacaktır. Misal; Murat'ın doğumgünü 4 aralık. Bu tarihi aklında tutabilmek için hiç unutmadığın bir şeyle beraber tekrarlıyorsun. Mesela kendi cep telefonu numaran. Beynini bir defter olarak düşünürsen, cep telefonunun yazılı olduğu yere hemen 4 aralık diye bir not iliştiriyorsun gibi. Bunu kısa süreli tekrar edip ezberlediğine emin olduktan sonra birkaç ay içinde sana sorulduğunda 'Murat ne zaman doğdu?' diye, aklına gelmezse şöyle bir cep telefonu numaranı düşünüyorsun, sonra da aklına 4 aralık geliyor. Yapıştırıyorsun cevabı... Böyle bir teori için denek olarak kullandığım birkaç arkadaşım fayda sağladığını söylemişlerdi. Sen de dene, olursa bildir.

Beyinde Bitiyor

Geçen gün bir arkadaşımla konuşurken doktorunun ona depresyona girdiğini söylediğinden bahsetti. Bazı ilaçlar kullanması gerektiğini de.

Bir an düşündüm de, depresyonun bir kist veya bir diş çürüğü gibi olmadığına inanıyorum. Yani bu tip hastalıklar dış faktörler, mikrop ve bakteriler kaynaklı oluyorlar. Ama depresyon ise tamamen psikolojik bir olay ve insan bu duruma kendisini kapattığı sürece böyle bir hastalıkla uğraşmaz diye düşünüyorum.

Zaten kendi beynimi çözemedim ki bu insan beynini çözebileyim. İnsanları anlamaya çalışmak bazen çok kolay oluyor. Bazen de inanılmaz zor oluyor. Sanırım bu da beynini ona açıp kapatmanla alakalı.

-Bulmaca çözmeye, zeka oyunlarına bayılıyorum.

-Gündelik hayat teorilerim var. Uygulamaya çalışıyorum.

-Ev arkadaşım olan Alea, mutfağa giderken çay koyup salona geri dönme işlemini en kısa sürede nasıl yapacağını kafasında tasarladığını söyledi. Yani 'Önce şekeri mi alsam daha az zaman harcamış olurum, yoksa hepsini bir tepsiye koyup getirsem mi?' gibi düşünceler yüzünden obsesif bir adam olduğunu iddia etti. Ben içten içe bayıldım bu olaya. Aferin lan.

-Küçük akıl oyunlarım var. Mesela bir insanın elini gördüğümde ayaklarının nasıl olduğunu tahmin etmeye çalışıyorum. Şekil olarak birbirleriyle alakalı olduklarına inanıyorum.

27 Eylül 2008 Cumartesi

Kıl Dönmesi

Bu postu yazmamın sebebi en saçma arama sonuçlarında bile blogumun tıklanması, bunun üzerine kendi ameliyatımı olmadan önce aradığım sorulara cevap bulamadığım için böyle bir rahatsızlığı olanlara başımdan geçenler konusunda bilgi vermeye karar vermemdir. Sonuçta ben de kafamda onlarla soru işaretiyle ameliyat odasına girmekten, ameliyat sonrası süreçte kendi kendime meraklara boğulmaktan hiç hazzetmemiştim. Soru ve cevaplar halinde yazalım.

HASTALIK HAKKINDA BİLGİ VE TEDAVİ YÖNTEMLERİ

1) Nasıl bir rahatsızlıktır bu kıl dönmesi...

-Kıl dönmesi kuyruk sokumundaki zayıf dokuların, çıkan kılın geri içeri girmesine olanak sağlaması sonucu kılın içeride gelişip alabildiğine ilerleyerek o bölgedeki dokularınıza ve dolayısıyla size rahatsızlık vermesiyle oluşan bir rahatsızlıktır...

2) Nasıl fark ediyoruz? Belirtileri neler?

-Kıl dönmesini önce o bölgede aşırı kaşınma ile fark ediyoruz. Ben fark ettiğim zaman umursamamıştım. Kaşıdıkça kaşıdım. Hatta kanama bile oldu. Önemsemedim tabi. Yaklaşık 6 ay sonra oturduğumda bölgede hissettiğim acı ile etrafa sormamla kıl dönmesi olduğunu anladım. Sonradan öğrendiğime göre bu bölgede iltihaplanma olmuş ve acı veren olay da buymuş.

Ek olarak, kıl dönmesini ilk etapta fark etmemiz ciddi anlamda tesadüfi bir olaydır. Bu süreçte fark edersek bölgede küçücük bir sivilce gibi bir şişlik bulunuyor. Ufak bir neşter darbesiyle kurtuluyoruz. Ancak eğer rahatsızlık ilerlemişse kalçamızın çatal denen kısmından makata kadar küçük delikler oluşuyor. Ne kadar çok delik, o kadar çok ilerleme demektir. Zaten bu deliklere anlam veremeyen birçok insan kıl dönmesinden sonraları çok rahatsız oluyorlar.

3) Eee? Kıl dönmesi tedavisini nasıl yaptırıyoruz?

-Hiç bekletmeden doktorunuza gidiyorsunuz. Gerekli tedavi yöntemini öğreniyorsunuz. Bana anlatılan üç yöntem var.

Birincisi; doku kaydırma yöntemi. İkincisi; lazer yönetmi ve üçüncüsü açık bırakma yöntemidir. Birincisinde bölge bir neşter ile yarılarak kalçanın yan bölümündeki dokuları o hasarlı bölgenin yerine taşıyarak rahatsızlığı giderme çabasıyla ve ameliyat sonunda 30-50 arası dikiş atarak yapılan, tekrarlama riski olabilen bir yöntem.

Lazer yönteminde gelişen kıl yakılsa da kökü yok edilemediğinden tekrarlaması neredeyse garanti deniyor.

Açık bırakma yöntemi de bana uygulanan yöntem ve ameliyat süreci adlı başlık altında uzunca bahsetmek istiyorum.

AMELİYAT SÜRECİ

1) Ameliyattan hemen önceki süreç nasıl işliyor?

-Aç karnına olmanız isteniyor ve rutin tahliller yapılıyor. Kan ölçümü ve kalp ritminizin ölçümü gibi uygulamalar yapıyorlar. Ameliyat saatine kadar oruç tutar gibi aç ve susuz kalmanız gerekiyor ki anestezi iğnesinin yan etkileri minimuma indirgensin.

Ayrıca ameliyatın başarılı olabilmesi için belinizden bacaklarınıza kadar olan tüm bölgeyi jilet veya tüy dökücü krem yardımıyla kıllardan arındırmanız gerekiyor. Ameliyat öncesi tüm hazırlıklar bunlardan ibaret.

2) Narkoz, anestezi nasıl yapılıyor?

- Lokal olarak adlandırdıkları bir anestezi türü uygulandı bana. Ameliyattan önce çok çok düşük olsa da riskler konusunda bilgilendirildim. Ameliyat masasına yatmadan önce belime, omuriliğimin olduğu bölgeye iki adet iğne vuruldu. Yaklaşık bir dakika sonra ayağım karıncalandı. Onu takip eden bir dakika içinde belimden aşağısını hiçbir şekilde hissedemez oldum.

Burada genel anestezi de doktor tercihinde kullanılabilir. Ancak ameliyat sonrasında uyanır uyanmaz ağrılarınız başladığı için ameliyat bittikten 6 - 7 saat sonra etkisi geçen lokal anestezi daha düzgün bir tercih oluyor. Gerçi 6 - 7 saat felçli olarak kalmanız hoş hisler uyandırmıyor ama yine de daha iyi tabi ki.

3) Açık ameliyat tekniğinden bahseder misin?

-Hay hay. Konum itibariyle pek göremediğim için sadece tahminlerimle yardımcı olabilirim. Anladığım kadarıyla kalçamda çatal olarak adlandırdığımız bölümden makata yakın bir bölgeye kadar neşterle bir çizik atılıyor. Daha sonra kıl dönmesinin oluştuğu bölge ve zedelenen dokuların olduğu bölge komple alınıyor. Oyuluyor açıkça söylemek gerekirse. Bu bölüm hastalığın ilerlemesine göre bir yumurta kadar (bendeki ;) veya bir arı mayalı silgi kadar olabiliyor.

Bölge temizlendikten sonra içeri gazlı bez tıkanıyor ve en üst kısımda bir gömlek düğmesi büyüklüğünde bölge bırakılıyor, aşağı kadar dikiş atılıyor. Daha sonra içi oyulmuş bölgedeki dokular kendini yenileyene kadar bölgeye bahsettiğim düğme kadarki bölümden bez sokmak, Rif adlı ilacı dökmek suretiyle pansuman yapılıyor. Detaylarını pansuman ile ilgili soruda anlatayım en iyisi.

Bu arada ameliyat yaklaşık 15 dakika sürüyor ve en ufak bir şey bile hissetmiyorsunuz.

4) Ameliyat olduktan sonra neler olacak?

-Bir gün hastanede kaldım. Ertesi sabah eve geçip evde istirahate başladım. Ameliyat sonrasında 2 ay boyunca her iki günde bir hastaneye gittim. Burada sürekli olarak pansuman yaptılar.

5) Kıl dönmesi pansumanı nasıl oluyor ki?

-Az önce bahsettiğim işlem uygulanıyor. Ameliyat sonrasından yara tamamen kapanana dek her iki günde bir pansuman olmak zorundasınız. Nitelikli olan bu pansuman herkes tarafından becerilemediği için sürekli doktorunuzun asistanı veya hemşirelerine pansuman yaptırmanızda fayda var. Pansuman 2 ay sürüyor.

Pansumanlar baştan sona doğru acısız hale geliyor. Açık konuşmam gerekirse ilk üç pansumanımda ömrümden ömür gitti. Çünkü hem ameliyattan uzun sürdü, hem de herhangi bir uyuşturucu kullanılmadı. Özellikle ilk pansuman başlı başına bir ameliyat gibi. İçi boşalan bölgeye tıkadıkları gazlı bezi alıyorlar ve bu da çok acı veriyor. Yenisini koyup almaları da pek zevk veren bir iş değil.

6) Nasıl yani? Nasıl yapıyorlar pansumanı?

-Öncelikle bir önceki pansumanda yaranızın içine konan gazlı bez özel sivri makaslarının ucuyla alınıyor. Daha sonra bölgeye tentürdiyot dökülüyor. Daha sonra bu makasa sıkıştırılan bez ile yaranın içi hafifçe bastırılarak temizleniyor. Dediğim gibi, ilk başlarda acılıdır bu işlem. Temizlikten sonra Rif adı verilen ampül içindeki kırmızı sıvı dökülüyor bir adet. Sonra yine temizlik. Daha sonra bir adet daha Rif ve içeri konan gazlı bezin üzerine yapılan tampon ile pansuman son buluyor.

7) Dikiş demiştin. Biraz açar mısın?

- Bölgeye atılan dikişlerin sayısı 8'i geçmiyor. Benimki ilerlemiş bir kıl dönmesi olduğundan 7 tane atıldı. Başka bir tanıdığıma ise 3 tane mesela. Ameliyattan 10 gün sonra atlamalı olarak dikişlerin yarısı alınıyor. Bir sonraki pansumanda, yani iki gün sonra diğer dikişler de alınıyor.

Bu dikişler alındıktan sonra bölgede müthiş bir kaşınma ve iyileşme süreci söz konusu. Bu da nefret edilen pansumanları çok sevmeye sebep oluyor. Çünkü artık acı çekmiyorsunuz, kaşıntınızı gideriyorsunuz.

8) Ameliyat sonrası yaşam nasıl?

-Öncelikle dikişler alınana dek doğru dürüst oturamıyorsunuz. Yatarken pozisyon değiştiremiyorsunuz ve yüzüstüsünüz sürekli. Sürekli meyve suyu içmeniz, meyve yemeniz yararınıza olacaktır.

Tuvalet konusunda hiçbir sıkıntı yaşamıyorsunuz. Sadece bölgeyi temiz tutmanın gerekliliğinin verdiği evham sizi rahatsız ediyor.

On gün banyo yapmak yok. Sadece saçınızı yıkayabiliyor (anne yardımıyla) ve sabunlu sıcak su ile ıslatılmış bir bezle koltuk altınızı, apış aranızı falan siliyorsunuz.

Dikişler alındıktan sonra az acılı da olsa oturabiliyor, çıkıp dolaşabiliyor, hayatınızı sürdürebiliyorsunuz. Ama futbol oynamak, depar atmak, yüzmek gibi aktiviteler için yaranızın tamamen kapanması gerekli. Bu da 2 ayı buluyor. Ne zaman ki pansumanlar iptal olur, o zaman dilediğiniz gibi yaşayabilirsiniz. Triatlon bile yapabilirsiniz.

9) Kıl dömesi ameliyatı sonrası kullanacağım ilaçlar hakkında bilgi verir misin?

- Bir haftalık süreyle antibiyotik iğneler vuruluyorsunuz (günde iki defa). İlk günler ağrı kesici de vurulabilirsiniz. İğneler bittikten sonra aynen devam edebilir veya doktorunuzdan size ağızdan alınan bir antibiyotik yazmasını rica edebilirsiniz. Genellikle Sef adı verilen bir ilaç yazıyorlar. Günde iki defa içiyorsunuz. Hatta bir de Tantum veriyorlar ağrı kesici ve ödem çözücü özelliğinden faydalanabilmeniz için. Bu da günde üç kez alınıyor.

10) Kıl dönmesi ameliyatı sonrası önerilerin var mı?

-Bölgeyi düzenli olarak kıllardan arındırmak, kaymak gibi bir popoyla gezmek gerekiyor. Ayrıca ilaçlarınızı aksatmamaya önem gösteriniz. Çünkü zaten iki ay süren bu zorlu dönem, enfeksiyon durumunuzda sizi mahvedebilir.

Şimdilik bu şekilde özetleyebildim bu durumu. Eğer bu yazıyı okuyup, hala merak ettiği şeyler olan insanlar varsa buraya yorum yazarak sorularını sorabilirler. Veya e-mail adresim aracılığı ile bana ulaşabilirler. Ben mağdur oldum siz olmayın. Bunlar da ameliyat öncesinde google'da gezintiye çıkan endişeli arkadaşım için bu blogu bulmaya yarayabilecek anahtar kelimeler:

Kıl dönmesi, Kıl dönmesi ameliyatı, Açık yara, Palonidal Sinüs, Dikişlerin alınması, Çatal, Kıl, Kuyruk sokumu, Pansuman, Rif, Sef, Popoda kaşıntı, Arı mayalı silgi, Sonrası, Öncesi, Dikiş, Kıl dönmesi yöntem ...

Ben Bugün Deniz Gördüm...

Boşu boşuna gidip bir hafta kaldığım Ankara'dan döndüm. Yol boyu uyuduğum için kafamdan düşünce falan geçmedi. Ama düşüneceğim varmış ki yerimde duramadan Tarsus'tan Mersin'e geçtim. Şöyle bir bahsedelim...

-Bugün pansumanda yaramın tamamen kapanmak üzere olduğunu öğrendim. Bu da demektir ki 'FUTBOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOL!!!!!'

-Antibiyotiklerim bitti. Akşam kendimi sahile atıp birkaç bira içiyorum. Memre efendi gelmezse ablama kaldık...

-Sürekli açmak istediğim, aklımda olan bir mekan Mersin'de faaliyette: Game Days. Photoplay hariç her oyun var.

-Photoplay demişken. Hesabımda ablamla olan resmim değişmiş. Yerine garip bir şeyler konmuş. Ne gerizekalı bir uygulama getirmiş şu photoplay yetkilileri...

-Bugün Mersin'e babamlarla geldim. Limanda indirip 'Hadi burdan eve git dediler.' Otobüsler geçmiyordu. Krizlendim.

-Futbola ilk başladığım yer olan Mersin İdman Yurdu Tesisleri yıkılmış, yerine kongre merkezi yapılıyor. Çok garipsedim.

-Gemilerin suyun üzerinde kalışını hiçbir şekilde mantığım almayacak.

-Eşşekler adam olur bu Fener adam olmaz :)

-How i met derken Heroes'da çıkmış. Lost'la beraber film kopar...

-Latinceye başladık. Kol gibi diyorlar :)

-Geliyoooor geliyooor forma-lite geliyorrr!

-Bitti :)

25 Eylül 2008 Perşembe

David Blaine


Sokakta insanlara yaptığı inanılmaz ilüzyon şovların yanı sıra bu numaraların sırlarını da açıklamasıyla sevdiğim bir adamdır.

Garip rekor denemeleri de apayrı bir olaydır. Buzun içinde 72 saat, suyun altında 7 gün, cam bir tabutta 40 gün gibi garip rekorlarına bir yenisini 60 saat başaşağı kalarak eklemiş.

23 Eylül 2008 Salı

s04 e01




Yolunu gözlediğimiz dizilerin yeni sezonlarının ilki dün itibariyle başladı. Tadını çıkartalım.

-spoiler-

de-wait for it-lightful!

-spoiler-

20 Eylül 2008 Cumartesi

Turkcell




Yaklaşık 6 yıldır kullandığım, kampanyalarından, yeniliklerinden, tarifelerinden her zaman memnun olduğum Turkcell'in nefret ettiğim bir huyu var. Normal tarife kullananlara atılan mesajlardaki resmiyet gnçtrkcll ve kampüscell gibi tarife sahiplerine atılan mesajlarda müthiş bir sululuğa dönüşüyor.

'Hattınızın kullanımı için gerekli ayarları yapınız...' gibi mesajların sonrasında 'Hey kampüslü. Hemen bilmemkaç numarasına mesaj at. Şunu kazan!' gibi mesajların gelmesi beni her seferinde irrite ediyor ki yazmak istedim.

Sorsalar 'Ne Avea, ne Vodaphone, forza Turkcell!' sloganıyla hareket ederim ama bu durumu da mantıklı bir pazarlama taktiği olarak algılamıyorum...

7 Eylül 2008 Pazar

Kafa Tatili


Üretkenlik kaybı mı diyelim, bunalma mı diyelim bilmiyorum. Bir süre yazmıyorum pek sevgili okur. Blog kardeşlerim yazsın, biz okuyup yorumlayalım bir süre olur mu ?

5 Eylül 2008 Cuma

Rüya

7, 8 yaşından beri düzenli aralıklarla gördüğüm bir rüya var. Aynı yer, aynı olay, aynı kişiler. Ne zaman bu rüyayı görsem içimi çok büyük karamsarlık kaplar. İşlerin yolunda gitmediğinin habercisidir bu rüya. Dün de gördüm. Bu yüzden huzursuzum, tedirginim, canım da sıkkın.

Rüya şöyle:

Tarsus'un en işlek caddelerinden birindeyiz. Yolda ilerliyoruz, ancak trenle... Annem ben ve ablam... Annem son vagona geçmemizi istiyor. Ablamın elinden tutuyor. Beraberce geçiyorlar. Ben tam geçerken vagonlar birbirinden ayrılıyor. Ben delicesine ağlıyorum. Annemle ablam pek oralı gibi gözükmüyorlar. Sahte tavırlarla 'Hadi atla!' falan deyip ellerini uzatıyorlar. Ben atlayıp atlamamak arasında inanılmaz bir kararsızlık içinde hıçkıra hıçkıra ağlarken birden bire uyanıyorum.

Yıllardır görmekten bıktım. Her gördüğümde de içimin içini yemesinden. Bir şeye yoramıyorum, ama inanılmaz rahatsız oluyorum...

Böyle...

1 Eylül 2008 Pazartesi

1 Eylül

two, one two three four
ev'rybody's talking about
bagism, shagism, dragism, madism, ragism, tagism
his-ism, that-ism, is-m, is-m, is-m.

all we are saying is give peace a chance
all we are saying is give peace a chance

c'mon
ev'rybody's talking about ministers,sinisters, banisters and canisters
bishops and fishops and rabbis and pop eyes,
and bye bye, bye byes.

all we are saying is give peace a chance
all we are saying is give peace a chance

let me tell you now
ev'rybody's talking about
revolution, evolution, masturbation,
flagellation, regulation, integrations,
meditations, united nations,
congratulations.

all we are saying is give peace a chance
all we are saying is give peace a chance

ev'rybody's talking about
john and yoko, timmy leary, rosemary,
tommy smothers, bobby dylan, tommy cooper,
derek taylor, norman mailer,
alan ginsberg, hare krishna,
hare, hare krishna

all we are saying is give peace a chance
all we are saying is give peace a chance

Dönüş ve kafadan geçenler...

Yine Tarsus'tayım. Ait olduğum yerdeyim. Her yolculukta olduğu gibi beynime yapıştı bir şeyler:

-Mersin-Adana arası tren seferlerinde yolculuk yapmış olanlar bilir: Tren biletleri küçük, yeşil, dikdörtgen kartlardır. Bileti kontrol eden görevli o karta elindeki metal aletle bir delik açar. Şimdi modernizasyona gidip üzerinde yol bilgileri, saat, tarih ve yönetmelik yazan kağıt biletler var. Ama hala görevli aynı deliklerden açıyor.

-Piçsiniz: Tren taşlayan ibneler.

-Günlerce, hatta haftalarca fırçalanmamasına rağmen ilk fırçalanmada bembeyaz olan dişlerime bayılıyorum. Ayrıcalık bu!

-Fifa 09, Pes 2009, FM 2009... Allah'ım sana geliyorum! ( ;) )

-2 haftalığına on binlerce öğrenciyi Ankara'ya getiren üniversiteleri anlayamıyorum. Sonra yolda sıkışıklık, otobüs bulamama gibi bir ton sorun çıkıyor...

-İlk blog tecrübem olan ve bana çok büyük fayda sağlamış ueuro2008'den sevgili ortağım ve bu blogumun güzel renklerine imzasını atmış Berşan ile yeni projemize start veriyoruz. 'Futbol biraz da modadır!' diye düşünen biriysen, en azından formalara ilgi duyuyorsan gelabölebuyana.

-Terbiyeli göründüğüme bakma. Ben çok küfürbazımdır.

-Mini mini birler için uyum süreci bugün başlıyor. Boku yediniz çocuklar minimum 12 yıllık işkence başlıyor.

-Bitti.

Eskiyi Hatırlamak #5


30 Ağustos 2008 Cumartesi

Bowling ve Photoplay günü...

Bugün ablamla Mersin Forum'a gittik. Aylar sonra ilk kez bowling oynadım. Ablamla en son Nisan 2007'de oynadığımız düşünülünce müthiş bir mücadele olacağına kesin gözüyle bakıyordum.

Bilenler biliyor. O XI'dir ben IX. O tikkylerin şahıdır, ben alternatifim. O insan değildir ben insanımdır :) Neyse işte. Ortak nokta minimum ve bu uğurda kapışıyoruz.



Oyun başladı ve ilk atışlarda bana diş geçirdi. İlk üç hakkımdan ikisinde tek bir labut indirememeyi eğilerek yaptığım 'özel atışı' kalçamdaki dikişler sebebiyle yapamamaya bağladıysam da ilk strike benden geldi. Allahsız XI boş durmadı ve o da yaptı. Acımasız davrandım ve spare yaptım. Ama bir türlü öne geçemedim. Maç da 95-81 ablamın lehine sonuçlandı.


İkinci maça ikimiz de hızlı başlayıp 55-55 sonrası yaptığım strike ile 'Roll House'ta az sürtmedik oğlüüüm. Verrim eline çok geçmeden!' diyen terbiyesizin suratı bin karış oluyordu. Ama haklarımız birer birer erirken yan lane'in sahipleri her strike'ında ablamı alkışlayınca psikolojim iyice çöktü. Son sırasındaki üç atış hakkının ikisinde spare, üçüncüde strike yapan hanımefendi (ki bundan önceki iki sırasında da strike yapmıştı) salondan 130-80 galip ayrıldı. Geneldeki 2-0'lık skor da bowlingde biraz daha gelişmemin gerekliliğinin habercisiydi.




Başımı önüme eğmiş, dudaklarımı büzmüş yürürken gözüme Photoplay makinesi çarptı. Onurumu kurtarmak için bundan iyi çözüm olamazdı. Kardeşinin genel kültürü ile başa çıkamayacağını anlayan sevgili ablam bir arada olup başkalarına karşı Quiz Show oynamayı teklif etti. Spor, 70'ler, Müzik, Tarih derken iyi oyun çıkarttık. Ama koskoca güne damgasını vuran, değil 2-0, 10-0 bile yenilsem aylarca ablamla dalga geçebileceğim bir gaf yaşandı. Aşağıya yazıyorum:

Tarih bölümünden seçilen 8000'lik soru şöyleydi:

ABD'de halk oyu ile başa gelmeyen başkan hangisidir?

a) Fidel Castro
b) Bill Clinton
c) Ronal Reagan
d) Hatırlamadığım bir şık



Ben hangisiydi diye düşünürken kararlı bir şekilde parmağını dokunmatik ekrana dokunduran sevgili XI, a şıkkını işaretledi. Ortamı terk ettim.

Zafer Bayramı

Bugün 30 Ağustos'muş... Bu bayram hepsinden farklı olarak en çok önemsediğim, haftalar öncesinden parasını biriktirdiğim bayram'dı. Heyecanla koşuşturur, sitenin kum sahasının ortasını dev bir ateşe verir etrafında turlar atar'dık.

Torpiller, kız kovalayanlar, tapa silahları, füzeler, altıpatlarlar, hatta çıtpıt adı verilen küçük, duvara sürtünde patlamaya başlayan şeyler ve daha nicesi...

Polisten kaçmak... Arkadaşlarla otururken birden bire bir torpili yakıp ortaya bırakmak... Abartıp milletin eline tutuşturmak... Plastik şişe, tuz ruhu ve metallerle patlayıcı yapmak... Farkında olmadan bomba yapmak yani...

Neler değişmiş ki ben eski heyecanı duyamıyorum. 'Bugün 30 Ağustos muydu? Hadi ya?' diyebiliyorum. Enteresan ya!

Geçmiş Olsun Kaptan




Emektar kalbi bir maçı daha kaldıramamış ve sahanın ortasına yığılıvermiş. Köln taraftarını, hocası Daum'u, kader arkadaşı Mondragon'u gözyaşları içinde bırakmış. Neyse ki olay bir kalp krizi değil ve kendisi hala hayatta. Yıllardır kötü bir orta gördüğümüzde andığımız, sol kanada yapılan transferlerde kulağını çınlattığımız ama sevdiğimiz birinden bu şekilde haber alınca gerçekten ne yapacağımı bilemedim.

29 Ağustos 2008 Cuma

20 Dakikalık Yol, Kafadan Geçenler...

Bu kez istikamet Mersin. Uykusuzu treni beklerken bitirirsen kenarda akan elektrik direkleri, tarlalar ve evlere dalarak düşünürsün, aklına da bunlar gelir:

-Gazete okurken ortasını kafa atarak ayırmak güzel bir olay.

-Şampiyonlar ligi ile UEFA Kupası arasında dağlar kadar fark var. Bu farkın adı 'Champions League Theme' diye geçen o müthiş şarkı ve şaşmayan bir saat olarak 21.45'tir.

-Antibiyotik kullanımım sebebiyle yaklaşık bir aydır bir yudum dahi alkol almadım. Üzülüyorum ya.

-Tavla mı? Satranç mı? Tabi ki tavla. Elime su dökenine az rastladım, aşırı ballıyımdır. Bir de internetten satranç oynamayın derim. Anial mahlasıyla bana yorumlar yazan arkadaşım bir yanda 'hardest' modunda bilgisayara karşı oynarken diğer yandan gerçek bir oyuncuyla oynardı. Rakibinin hamlelerini bilgisayara uygulardı. Bilgisayarın hamlelerini de karşısındakine yapıp oyun oynadığı herkesi kısa sürede mat ederdi. Sen sen ol, satrancı yüzyüze oyna. Tavlada da karşıma çıkma.

-İnsan neden mail forwardlar ki?

-Aceleci Ytrum, salaklığın sınırlarını zorlayan Ytrum'dur. Evden aceleyle çıkmam gerekirken televizyon kumandasıyla klimayı kapatmaya çalıştım. Kapanmayınca delirdim. Gidip şalterini kapattım. Kumandanın yanlış olduğu trende aklıma geldi.

-Ersin Karabulut'un bu hafta dile getirdiği üzere araba sürmeyi öğrenmek yanında çığlık çığlığa bir baba varken zor iş. Bir defa denedim, deneyiş o deneyiş...

-Mersin defteri bizim kızlar için kapanıyor galiba. Bu blogu günlüğüm haline getirmemek için susuyorum ama bu benim için çok karmaşık bir olay.

-Sinem beni ihmal ediyorsun. Yorum yazmıyorsun. Olmüyür.

-Sitemimi de ettim kapanış müziğiyle başbaşasın sevgili okur:

'Die meister
die bestern
les grandes equipes
the champions...'

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Kurban


Bütün şarkılarını ezbere bildiğim tek gruptur. Her üyesi ayrı bir ilahtır, yetenek dehasıdır benim için. Daha lisedeyken çok büyük fanatiği olduğum zaman 'Ulan üniversiteye büyük bir şehire gideyim, en büyük emelim Kurban'ı canlı kanlı sahnede izlemek.' diyordum. Benim ÖSS'ye girdiğim sene olan 2006'da dağılma kararı aldılar. Yıkıldım haliyle.


Büyük şehire geldiğim ilk sene tekrar birleştiler. 27 Ocak 2007 veya bu tarihe yakın bir tarihte Ankara'da vereceklerdi konseri. Hayatımın en güzel günlerinden biriydi. En ön sıraya kadar ilerleyip delicesine eşlik etmiştim. Ama tadı da damağımda kalmıştı. Bir daha gelmelilerdi.


Ve geliyorlar. 17 Ekim 2008 ise gelecekleri tarih. Bu sefer 18 yaş sınırı olan, son gittiğimde Bulutsuzluk Özlemi konserine yaşım yüzünden alınmadığım Saklıkent'e geliyorlar. Yine efsanevi bir gün olacak.


'Yoluna çıksam da, sararıp solsam da, ilacım sen olsan da GELME!..'

26 Ağustos 2008 Salı

Milan Baros



Forvet mi istiyorduk??? Alalım bize forvet...

24 Ağustos 2008 Pazar

Çılbır Ye Çıldır (Yemek Tarifi)

Gördüğüm en enteresan yemeklerden birisi. Ellerimle yaptığım zamansa bambaşka bulduğum bir olaydır çılbır. Dilim döndüğünce anlatayım tarifini:

Çılbır:


Malzemeler:


-3 adet yumurta

-Yoğurt

-Kimyon

-Karabiber

-Kırmızı biber

-Tuz

-Tereyağı


Görüldüğü gibi yemeğin malzemeleri fazlasıyla basit. Hemen hemen her dolapta bulunan şeylerle yapılıyor. Ama annem bu yemeği bana öğretirken gözlerim faltaşı gibi açılmıştı yapımı esnasında.


Bir tencerenin yarısını su ile doldurdup suyu kaynattıktan sonra içine bir adet yumurtayı direkt olarak kır. 'Oha. Suyun içine yumurta mı kırılır?!' deme. Yumurta suya düşer düşmez beyazı sarısını kaplayıp katı hale geliyor. Birkaç dakika içinde bu işlem olana kadar suyun yüzeyindeki köpüğü bir kaşıkla alıp atıyorsun.


Diğer yandan bir tabağın yüzeyine yoğurt döküp iyice yayıyorsun. Az önce kırdığın yumurtayı sudan alıp bu tabağa koyuyorsun. Sonra diğer yumurtaları da aynı işleme tabi tutuyorsun. Tereyağını eritip yumurtaların üzerinde gezdiriyorsun daha sonra hoşlandığın oranda tuz ve baharatları ekliyorsun. Afiyet, bal, şeker olsun.

Fark Ediyorum


Televizyon, hayat, insanlar, ilişkiler maddeleyesim geldi:



-Herhangi bir ortamda gördüğüm güzel bir kız sigarasını yaktığı ana kadar güzeldir. Sonra iğrenç oluyor.


-Türkülerde 'bülbül' kavramı çok vurgulanıyor. Bir noktadan sonra rahatsız edici.


-Bugün NTV'de gördüm. Sürekli bahsedilen 'telli turna' adlı kuştan 15 adet kalmış. Acı.


-Yapmadığım bir şeyi yaptığım düşünülünce açıklama yapamıyorum. Geveliyorum ve olaylar daha beter hale geliyor.


-Bu madde çok önemli: Türkçeye çevrilmiş kelimelerin sonundaki 'ks' harflerini Türkçe bir cümle içinde 'x' olarak yazmak (en sık görülen örnek seks yerine sex yazmaktır) yeryüzündeki en sinirimi bozan harekettir. 'Choq küsell yha!' desen bile daha çok antipatik görünmezsin. Garanti vermiyorum yine de.


-Yukarıdakine benzer olarak: 'Konsantrem bozuldu.' , 'Adamın konsantresi dağıldı.' gibi cümleler de ters. Konsantrasyon o ya!


-Playlistimi çok sevdim. Blogda daha çok vakit geçirmemi sağlıyor.


-Enteresan blog isimleri ve fikirleri gördüğümde kıskanıyorum.


-Yağmur yağdığında elektriklerin kesildiği bir ülkede yaşamak...


-Süper lig başladı. Hell yeah!


-Bugün Komser Şekspir'i izledim. Eğer hala izlememişsen hata etmişsin. Her izleyişte iki gözüm iki çeşme, hıçkıra hıçkıra ağlıyorum...


-Neden bizim de eloğlu gibi 5 tane ismimiz yok? Ha?!


-Eh tamam bu kadarlık yeter...

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Kaliteli Reklam... Lütfen?

Günlerdir televizyon izleyiciliği konusunda çok net bir gelişme katettim. On numara izleyiciyim diyebilirim. Yattığım yerden o program senin, bu dizi benim; o maç senin şu müsabaka benim sürekli izliyorum. Bu esnada da birçok reklam geliyor gözümün önüne ve böyle bir postu yazmakta karar kılıyorum.

Televizyon piyasasının reklamlar sayesinde ayakta durduğunun farkındayım. Kanalların birbirleri ile mücadele edişinin temel sebebi reklam yayınlayabilmek. Onlar için reklam demek para demek. Bu bilinen bir olay. Ancak ne zeka, ne mantık, ne güzellik ne de kalite içeren reklamlarla tüketicinin karşısına çıkmak ne kadar faydalı bilmiyorum. Paranı güzel güzel bastırıp reklamını en çok izlenen kuşakta yayınlayabiliyorsun, eyvallah, ama biraz düzgün reklamlar çekip, çektirip koy bari önümüze. Yüzbaşı badem ne lan?!

Reklamını beğenmediğim ürünü almıyorum arkadaş bundan sonra! Açık ve net!

Sevgili okuyucu, al şu internet sitesini de takip et, haklı mücadelemde bana destek ol...

http://www.hepimizegeldiler.com/

Erkekler 200 Metre Finali

Yazıya lüzum yok böyle bir resmin altında... Yeni fenomenimiz hayırlı olsun...

18 Ağustos 2008 Pazartesi

Blogspor

Hızlı yazmaktan mütevellit birinin adresini yazarken 'Blogspot' yerine 'Blogspor' yazdığım çok oluyor. Kursak mı böyle bir klüp ?

17 Ağustos 2008 Pazar

Süper Kupa Cimbom'un!

Maçla ilgili yazı yazılacak olsa herhalde çoğu insan iki yazı yazmayı tercih ederdi. İlk yarı ile ilgili bir yazı, ikinci yarı ile ilgili ikinci bir yazı yazılması uygundu. Ama ben sadece Hasan Şaş'tan bahsederek sahadaki Galatasaray'ı size anlatabilirim.

İlk dakikalarda bir kupa maçında oynadığının farkında değildi Hasan. Ayağına gelen topları başarısız ikili mücadelelerde kaybediyor, uzun ve kısa pas seçimlerinde hata yapıyordu. Hakemle sürekli diyalog halindeydi. İlk yarı da bu şekilde düzgün bir pozisyon dahi elde edemeden son buldu.

İkinci yarıya hırslı başladı Hasan. Kanattaki arkadaşlarıyla olumlu paslaşmalara girdi, rakiplerine fiziksel üstünlük şansı tanımadı. Arkadaşlarını pozisyona soktu. Gol attırdı. Oynaması gerektiği gibi, kalitesine yakıştığı şekilde oynadı ve 2-0'lık skordan sonra yerini genç arkadaşına bıraktı onu yanağından öperek. Abi kardeş ilişkisini de yansıttı yani.

Kayserispor ise ilk yarıda etkili bir savunma ile oynuyordu. Özellikle birebir savunmada rakiplerine adım attırmadılar, dolayısıyla kalelerinde pozisyon görmediler. İkinci yarı ise prese dayanamadılar ve golü yediler. İkinci gol ise futbolda defans oyuncularının başına gelmesi en kötü durum olan 'dalgınlık' yüzünden geldi. Hoş, aynı türden bir golü kendileri de buldular ancak çok geç olmuştu ve maç sona erdi.

Girer girmez attığı gol ve asisti ile sevindirmesi bir yana, sol çizgide iki kişiyi müthiş süratiyle geçerken ekran karşısında çekirdeğin bulunduğu kase ile kabuğunu attığım kaseyi karıştırmama sebep olmasıyla da geceye damgasını vurmuş olan Harry Kewell'ı izlemek güzeldi. Yine aynı şekilde yıllardır bilgisayar karşısında menajerlik yapan biz CM severler için de Julius Aghahowa'yı dünya gözüyle görmek de heyecanlıydı.
Darısı diğer keyifli maçlara...

Unutma...


16 Ağustos 2008 Cumartesi

100 Metre Erkekler Finali

Hani her organizasyonda heyecanla beklenen özel anlar olur ya. Bu yarış da tüm dünya tarafından merakla beklenen en önemli yarıştı. Günlerce bekliyorsun, on saniyeden kısa sürüyor, sonra yine günlerce dilinde. Öyle bir yarış.



Birçok dalda rekorların havada uçuştuğu Pekin 2008'de bu gece Usain Bolt'tan başka hiçbir şey parlamadı. Adam son on metrede sağına soluna bakarak, tribüne şovlar yaparak finişe ulaştı. Üstelik kendisine ait Dünya Rekoru'nu kırarak. Dereceler tamamen şöyle:


1 Usain Bolt Jamaika,9.69 (dünya rekoru)
2 Richard Thompson , Trinidad/Tobago, 9.89
3 Walter Dix, ABD, 9.91
4 Churandy Martina, Hollanda Antilleri, 9.93
5 Asafa Powell, Jamaika, 9.95
6 Michael Frater, Jamaika, 9.97
7 Marc Burns, Tinidad/Tbago, 10.01
8 Darvis Patton, ABD, 10.03

Bu arada hatırlatmakta fayda var. Böyle başarılar ve rekorlar arttıkça Olimpiyat Barajı yükseliyor. Bu da bu tip yarışlara zaten gidemeyen Türk atletler için daha büyük zorluk demek tabi...

Özkan Uğur


Çok sevdiğim müzisyenlerin başında gelir kendisi. MFÖ'nün en etkili harfidir. Tek özelliği de bu değil tabi. Birçok dizi, film ve reklamda gördüğümüz müthiş bir oyun yeteneğine sahip. Süper bir basçı, bir o kadar güzel sese sahip deli insan.


Delilik şaheser yaratmakta önemli bir husustur. Bunu da hemen sağ taraftaki playlist'te yer alan 'Sude' adlı şarkıyı dinleyerek görebilirsin. Akıl sınırlarını zorlayan nitelikte bir güzelliktir o şarkı.
Ben susayım eserleri, dahil oluşuyla şenlendirdiği olgular konuşsun: 'İkinci Bahar, G.O.R.A, Sude, Yeter Anne, Eşkiya, Murrun, Güllerin İçinden, Arçelik'in Robotu, Sıpa-Babazula, Ele Güne Karşı ...'