Saydıralım

16 Ağustos 2008 Cumartesi

Yağmur

Mersin'e gelişimle beraber sezonun ilk yağmurunu tatmam bir oldu. Şu an saat 03.00 ve dışarıda deliler gibi yağmur var. Gök gürültüsü kulak patlatan cinsten. Şimdi Hilton taraflarından başlayıp sahil boyu ıslanmak vardı ama gel gör ki yatağa mahkumuz...

Elvan Abeylegesse



Aslanlar gibi bir yarış çıkarttı. Son saniyelerde isterik olarak titredim resmen. Şaşırtmadı ve başardı. Aferin kız!

15 Ağustos 2008 Cuma

Yemek Tarifi

Bugün yaptığım müthiş makarna ile beraber kendimle gurur duydum, ve bazı tariflerimi seninle paylaşmaya karar verdim sevgili okur, yorumur...


Domates Soslu Cevizli Makarna


Malzemeler:

-Bir paket makarna (tercihen penne)

-4 adet domates

-Bir kalıp margarinin çeyreği

-Bir tatlı kasığı domates salçası (renk adına)

-Kaşar peyniri

-Çekilmiş veya ince ince parçalanmış ceviz içi-Tuz-Karabiber

Yapılış:

Bir paket makarna kaynatılıp süzülürken bir tencerede (burası çok önemli, sosu tavada degil de makarnanın pişeceği tencerede yapmalısınız) çeyrek margarin eritilir. Daha sonra rendelenmiş olan domatesler kızgın yağın içine atılarak tuz, karabiber ve salça ekleyerek karıştırılır. Koyu kırmızı renk alan karışım baloncuklar sayesinde kıvama geldiğini belli ederken, süzülen makarnadan bir avuç alınıp karışıma eklenir. Sos, makarnaya iyice yedirildikten sonra süzgeçteki makarna yarıya ininceye kadar aynı şekilde avuç avuç tencereye atılıp iyice karıştırılır. Daha sonra süzgeçte kalan tüm makarna tencereye boşaltılıp karıştırılır. Burada amaç makarnanın sosu iyice yemesidir. Yemek kıvamına kavuşunca ocak kapatılır. Tencerenin kapağını da kapatıp kaşarı rendelemeye geçilir.
Kaşarın rendelendiği süre içinde makarna tam kendini bulmuştur. Kocaman bir tabağa doldurulup üzerine bol miktarda kaşar ve ceviz serpilir. Kolayla da servis edildiği zaman tadına doyum olmaz. Afiyet olsun.


12 Ağustos 2008 Salı

DTCF


Özledim seni... Garip mi?

Blok...

Yattığım yerden plaj-voleybolu turnuvası finali izliyorum. Mücadele gırla... İkililerden biri güzel bir organizasyonla karşı tarafa smaçlıyor topu. Rakip zıplıyor, spikerin çığlığı... 'Blok out!!'

Sonra ben düşünüyorum. Hayat her şeye benzediği gibi voleybola da benziyor. Lan bir düşünsene, mükemmel bir çaba göstermişsin. Etkili olmaya çalışmışsın oyunda/hayatta (hayat bir oyundur diyene de selam ederim...), şartlar seni zorlamış, kendinle mücadelen yetmiyormuş gibi karşına insanları da almışsın...

Pat! Bu saatten sonra olacaklar senin tekniğine mi kaldı sanarsın ki? Şans işte. Belki içeri düşer... Belki dışarı sapar... Belki son anda takım arkadaşın yetişir. Sürünerek çıkartır topu. Ne de olsa onun da menfaati vardır bu işte... Belki bu son şansındır, maç sayısıdır. Belki maç yeni başlamıştır. Belki geriye düşeceksindir, seriye bağlayacaklardır. Belki sen art arda sayı kazanacaksındır. Belki sizin mücadelenizi yöneten hata yapacaktır. Yuhalanmak ağlatacak belki seni, belki alkışla coşacaksın. Yüzlerce kişi izlerken birini önemseyeceksin belki, belki hiç birini...

Tahta zemindesindir, kumdasındır. İkişerlisindir, altışarlısındır...

Sorsan şimdi 'Muratçım her voleybol maçında bloksuz bir an geçmemekte midir?' diye ne cevap veririm. Basit, ama kabullenmesi zor.

Ben çevremde basit bir maç geçiren insanlar görmedim. Ben mücadelenin olmadığı bir hayata tanık olmadım. Bence sırf bu yüzden voleybol, blok'suz çok manasız...

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Ben geldim!!

Özlemiş misin, unutmuşmusun bilemem ama ben buraları seviyorum. Artık internette 10 dakikadan fazla işim olmuyor. MSN'de takıldığım zamanlar dışında yaptığım tek iş okumak ve yazmak oluyor. Uzun uzun anlatmayacağım, hayatımda ilk defa bu kadar uzun süre yatağa mahkum kaldım, başımdan geçenler oldu; geçmesini istediklerim oldu. Gördüklerim, geçirdiklerim. Bıyır:

-4 saatliğine belimden aşağısı tutmadı. Matah bir şey olmamakla beraber çok acı. Bir ayağınla annen, diğeriyle anneannen oynuyor ve 'Ehauhe hissetmiyorsun şimdi öyle mi?' diyorlarsa da durum değişmiyor.

-Bir yumurta büyüklüğündeki alnınan parçam yattığım odada sergilendi. Annem ilk gördüğünde suratını çok garip bir şekle soktu. 'Ana yüreği, kaldıramıyor.' diye içimden geçiriyordum, kadın kusmaya gitti...

-Hastane ile ilgili son madde bu. Gözlem odası denen yerde benimle birlikte yatan bir yaşlı teyze ve bir de küçük çocuk vardı. Çocuk liseye yeni geçmiş. Genel anesteziye maruz kalan bir tek o vardı. Çocuk ayıldıktan sonra narkozun etkisi geçmemişti. Annemler ve etraftakiler bunu fırsat bilerek çocuğa onlarca soru sordular. Cevaplarına kahkahalarla güldüler. Çocuğun aşk hayatından geleceğe dair hedeflerine kadar her boku öğrendiler. Bence narkozun etkisinden tamamen kurtulmadan hasta herhangi bir insanla diyaloğa sokulmamalı. Bu bir hastanın ciddi ciddi hakkı olmalıdır. İnsan bir nevi 'veritaserum' (araştır, öğren) etkisinde çünkü ameliyat sonrası ilk saatlerde.

-Meyve suyu oldum!

-Günün olimpiyat özetleri çok sıkıcı: 'Evet sevgili olimpiyat severler. Ülkemiz bugün yarıştığı 4 dalda, bilmemkim bilmemkim ve bilmemkim ile başarısız oldu.'

-Olimpiyat deyince: Michael Phelps. Saygılar abi...

-Bir Galatasaraylı olarak FB TV'den büyük zevk alırım. Ama MTK masalı baydı beah...

-Haydi Amerika, sen de katıl da 3. dünya savaşı çıksın. SALAKLAR...

-Evden kaçtım. İnternet kafeden yazıyorum :)

-Rahat uyumadıysam kabus görüyorum.

-10 dakika süren ve anestezi uzmanı ile evrim teorisini tartıştığım bir konuşma yapacak kadar rahat ve acısız olduğum ameliyattan sonra iki günde bir pansuman oluyorum. Her biri yirmi dakika sürüyor ve ömrümden ömür gidiyor.

-Gördüğüm kabuslardan birinde Çağlar bana Amerika'dan PSP getirmiyordu!

-Müzik dinlemek istiyorum! :(

-Daha çok şey vardı ama, tıkandım. Öpüldün :)

6 Ağustos 2008 Çarşamba

Sağlık Arası...



Daha önce bahsettiğim ameliyatımdan dolayı bir süreler yok olabilirim. Belki de sürünerek gelir bir şeyler karalarım. Dostlarım, beni bırakın siz devam edin...

Fark Ediyorum...

Gözüme çok şey batmaya başladı şu sıralar:


-Bire bir Ayı Yogi taklidi yapabilmek güzel şey.

-Lig TV'nin yeni şarkısı iğrenç. Disco Partizani'nin Türkçe sözlüsü.

-Emin olduğuma inandığım bir şey var. Tom&Jerry'de en çok sevilen bölümlerin başında yemek masasının üzerinde geçenler geliyor. Looney Tunes çizgi filmlerinde de çizerle inatlaşıp gagasını kuyruğunu kaybeden kahramanlarımızın olduğu bölümler seviliyor. Bunu okurken 'Aaa evet!' dediysen büyüksün...

-Ormanlar hala yanıyor. Neyse ki keneler de yandı!

-IV, V, VI bölümlerini izlediğim Star Wars'un kalan üç bölümünü, ilk iki filmini izlediğim The Godfather'ın son bölümünü izlememekte diretiyorum. Harry Potter'ı çıktığı gün bitirince düştüğüm iğrnç boşluğa düşmek istemediğimden olabilir.

-En sevdiğim grupların da üzerinde olan Beatles'ın sadece ilk 7 albümünü tam olarak ve ezbere biliyorum. Diğer albümleri de 7'şerli gruplara ayırarak ve keşfederek dinlemeyi ve hayatımın ilerki bölümlerine yaymayı düşünüyorum. Yukardaki madde ile alakalı olabilir.

-Uykusuz okurken sevdiklerimi en sona bırakmak istesem de başlıyorum ulan Otisten! Faik'i de deniz kestanesine benzetiyorum.
-Hani Scoobyler, Yogiler ve Gerçek Kötülerin yarıştığı bir çizgi film vardı ya (Laff a lympics), onun istatistiklerine rastladım. Scoobylerin 15, Yogilerin 8, Gerçek Kötülerin 3 galibiyet aldığını gördüm. Ekşi'de çoğunluğun söylediğine göre Gerçek Kötüler ilk yarışlarını İstanbul'da kazanıyor. Enteresan detaylar bunlar. Hemen herkes gibi Yogileri tutardım.
-Işın Karaca 'Elif' adlı dizinin jenerik müziği yaptıkları Esmeray klasiğinin (Unutma beni) içine etmiş. Bu kadını Zerrin Özer'e benziyor diye çıkardılar adam ettiler. Zerrin Özer kim ola ki ?!

-Ntv bir adet spor kanalı çıkararak gözümdeki değerini onlarca kat arttırdı. Bu akşam MTK - FENERBAHÇE maçını naklen verecekler. Avrupa takımlarının hazırlık maçları, nefis belgeseller, ABD Basketbol Milli Takımının hazırlık maçlarını komple yayınladılar. Olimpiyatlar da kesintisiz yayınlanacaktır. Galatasaray - Eskişehirspor maçından başka bir şey yayınlamayan Süpersport gibi kanallardan sonra ilaç olmadı mı dersin?

-Gerçek kötülerde bir tavşan vardı. Yarışlardan sonra kameraya bir harekette bulunurdu. Onu yapıyorum sana :)

Slap Bet



Pek sevdiğim bir dostumla girdiğim iddia sonucu kendisine atılacak bir tokat borcum var. Zevkle ödeyeceğim tabii... Teşekkürler Barney&Marshall ikilisi...

5 Ağustos 2008 Salı

Hikaye insanı olmak...

Bir arkadaşın blogunda dönmüştü böyle bir muhabbet. Bunun üzerine daha önceden kendimi tanımladığım bir yazıyı bana özel tek sayfada yazma ihtiyacı hissettim. Vakt-i zamanında şöyle tanımlamışım hikaye insanı olmayı:

Çocukluğunu serilere boğularak geçirmemiş de olsa bu alana, bu konuya ilgi duymaktır.

Ben mi? Tam anlamıyla hikaye insanıyım. Gelişine yaşadığım ve beklentim olmayan şu hayatta gerçek ve gerçekdışılıkla müthiş bir bağ kurabilme yetisi sağlayan önemli bir olgudur hikaye benim için. Anlatmayı ayrı seviyorum, dinlemeyi ayrı seviyorum, okuması bambaşka.

Bazen beyaz perdeye veya cama yansıyor öyle de haz alıyorum ondan. Bazen tarihi geçiyor. Efsane olarak değişiyor. Küçükken soba başında pişmesini beklerken kestanelerimizi büyüklerimiz anlatırdı. Her büyüğümüz ayrı anlatırdı. Her birinin beğendiğim detayını seçer, ben de öyle anlatırım. Belki de büyümüş olmak istememin en önemli sebebi buydu. Evet, etrafımda daire oluşturmuş çocuklara hikayeler, efsaneler anlatmak veya benim gibi bir hikaye, efsane ilgilisinin dikkatini üzerime toplamak. Hikaye bittikten sonra mantıksal çıkarımlar, günümüz olaylarına göndermeler yapmak en büyük zevklerimden bir başkası. Şahmeran'ın akibeti nasıl oldu, kırk değişik sonuçtan kendi felsefeme en yatkınını seçip anlatmamın sebebi de bu yüzdendir ya.

Hikaye bir gelenektir. Evet bu tip lafları da severim. Geçmişten bu güne köprülerdir gelenekler. O zaman geçmişten bugüne olan köprünün ağırlık merkezindeki gerçeklik ve gerçekdışılık arasındaki nokta mıdır hikaye? Bilemiyorum öyledir belki.

Çikolatadan ev olmaz, yılanlar öç almak için vakit kollamaz, uzun saçlı her kız rapunzel kadar güzel değildir, kralın kıyafeti belki de gerçekten görünmez ipektendir ve her hikaye her zaman mutlu bitmeyebilir.

Ama bir şeyi biliyorum: Hikaye, gerçekten de gerçektir.

3 Ağustos 2008 Pazar

Burger KING vs. Mc Donald's

Popo, göbek, yağ gibi kavramlarla içli dışlı olmama sebep iki popüler fast food markası. Aralarındaki bariz üstünlükler yüzünden birini seçmek mümkün olmasa da Burger King'in bir adım önde olduğunu söylemek istiyorum. Sebepler:

-Burger King'in menüleri daha doyurucu.
-Burger King'in hamburgerleri efsanedir. Bir Triple Whopper, Bir Big King XXL olaydır.
-Sos konusunda da fark atar Burger King. Bir sarımsaklı mayonez vardır ki hele parmağını batırıp ısır.

Tek bir eksiği vardır o da Pepsi ile çalışması. Sırf bu yüzden en büyük fantezim bir alışveriş merkezinde Burger King'den menü aldıktan sonra Mc Donald's'a uğrayıp bir jumbo boy Coca Cola istemekti ki geçtiğimiz günlerde Mersin Forum'da yaptım böyle bir güzellik kendime.

2 Ağustos 2008 Cumartesi

Eskiyi Hatırlamak #4



Dün Peynirli Cheetos yerken fark ettim. Sürekli elime gelen ve beni rahatsız eden naylon içindeki taso benzeri şeyi aldım ve çöpe attım. Sonra da kendi kendime üzüldüm. Ulan bu çocukluğumuzda uğruna kavga ettiğimiz, ortaklıklar kurduğumuz, paralar biriktirdiğimiz şeydi. Bir çırpıda çöpe atıveriyorum şimdi. 'Acaba şimdi bayıldığım ama ilerde rahatsızlık veriyor diye çöpe atacağım şey ne?'' diye merak ediyorum doğrusu.

Kanon...


Son günlerde Age of Empires oynamak, son ikinin ağır külfetlere maruz kaldığı batak seansları ve halı saha mücadelelerinden başka bir numaramız yok... İnternet kafeden kahveye, oradan halı sahaya geçerken aklıma bir olay geldi ve bizimkilerle uyguladım. Müthiş eğleniyor ve gülmekten yerlere yatıyoruz. Evet, kanondan bahsediyorum.


Bir kişi herhangi bir şarkıya başlıyor. Ardından beş saniye sonra bir diğeri şarkıya giriş yapıyor, beş saniye sonra üçüncü kişi ve beş saniye sonra dördüncü... Bu esnada sesler birbirine karıştığından, ritm duygusu sıfır olan 4 hayvan bir arada olduğundan müthiş anlar yaşanıyor. Türkü de deniyoruz, marş da. Yabancı müzik de, yerli de... Şimdiye kadar bir şarkıyı tamamlayamadık, uğraşıyoruz. Sen de dene :)

1 Ağustos 2008 Cuma

Steaua Bükreş

Korktuğum olmadı ve Liverpool düzeyinde bir takım gelmedi. Tam bize göre bir takım. Şöyle desem yeterli galiba:

'Bu takımı eleyemeyeceksek zaten o gruplarda yer almamızın bir alemi yok. Elersek de orada başımızın çaresine bakarız...'

Başarmak...

Başarmak ile ilgili yazasım geldi. Küçüklü veya büyüklü her ne olursa bir şey başarmak insanı gerçekten mutlu eden bir olay. Zaten birilerini desteklememiz, bir takımı tutmamız da 'başaran' kimsenin 'başarısından' nasiplenmemizin bizi mutlu edişinden kaynaklanıyordur diye düşünmüşümdür.

Benim de başarılarım oldu kendi çapımda ama bu daha fazlasını istememem için sebep değil... İrili ufaklı başarılarım devam etsin istiyorum ve listeliyorum:

-Parmağı ağza sokarak ıslık çalabilmek.
-Rövaşata ile gol atabilmek.
-Bir Dünya Kupası finali izlemek.
-Uçları çengelli toka ile saçımı toplayabilmek (yardım almadan)
-Bir defa girip başarılı olduğum YDS'de tüm soruları cevaplamak.
-Sahnede bir müzik aleti çalmak.
-Bir bilgisayara format atabilmek.
-Kendi kendimi şaşırtabileceğim bir edebi eser yaratmak (Şiir olur, kitap olur, tekerleme bile olur).
-Üzerinde çalıştığım dine -inanç felsefesi diyelim- en az bir kişiyi inandırmak.
-Zıpkınla balık avlamak.
-Bir dersin hem vizesinden hem finalinden 100 almak (Shakespeare olsun bizim olsun)
-Amatör olarak da olsa Curling oynamak.
-Herhangi bir şekilde Rekorlar Kitabına girmek.


Uzar gider... Zaman zaman yanına + işareti konur, zaman zaman yenisi eklenir. Zaman zaman bu tip meseleler tarafımdan başarı olarak görülmez ve listeden silinir. Söyleyelim de...